HEVESİNİN KIRIK AYNASI, Hülya Senday Özdamar
Sevgi; yutkunduğu ölüm tuzağı içindeki darmadağınık bir yaşamdı onun için. Bu yüzden yalnızlığına gömülmesi, onun için kurtuluştu. İnsanlardan nefret etmiyordu. Onları günahlarıyla, sevaplarıyla severdi. Bu bahiste, yalnızlığına çekildiğinde, o gün kendi yaptıklarını gözden geçirirdi. Yanlış mıydı yaptıkları? Tartardı tüm ettiklerini. Kimseyi hor görmezdi.
Bazen her şey için geç kaldığını sanırdı. Hevesinin kırık aynası, yalan söylemezdi. Geç mi kalmıştı her şey için? Çünküleşen, acabalaşan bir yaşamın kıyısına mı yerleşmişti? Battaniyeyi başına kadar çekip gözlerini sımsıkı yumdu daha fazla düşünmemek için. Uyuması lazımdı, yarın yine her zamanki gibi erkenden kalkacaktı ve yine her zamanki yollardan geçip ve yine her zaman yaptığı işi yapacaktı. Bu monoton hayata daha fazla nasıl katlanabilirdi, bilmiyordu.
Önce çiseleyerek yağan yağmur, yavaş yavaş hızını artırdı. Yolda yürüyenler de adımlarını hızlandırdılar daha fazla ıslanmamak için. Tedbirli olanlar şemsiyelerini açmıştı. Durmayan taksiler, zamanında gelmeyen otobüsler yüzünden caddeler kalabalık, öfkeli insanlarla dolmuştu. Durakta bekleyenlerin arasından sıyrılarak yönünü metroya çevirdi, biraz uzun sürerdi belki ama ıslanmaktan, tıkış tıkış ve ıslak olmaktan iyiydi.
Metro da kalabalıktı. Liseli bir grubun sohbeti ilgisini çekti. Kimseye aldırmadan yüksek sesle konuşuyorlardı. Arada kahkaha atarak birbirlerine vuruyorlardı. Bu gürültücü gruba kimileri öfkeyle kimileri de sempatiyle bakıyordu. Onların yerinde olmak isteyenler vardı. Bu kaygısız gençlerin gelecekte onlar gibi mutsuzca işe gideceğini ve böyle gülmeden yolculuk edeceklerini bilenler de vardı. Cansu, liseli gruptan gözlerini alıp tam karşı çaprazına dikti bakışlarını. O an uzun süredir onu izleyen birine değdi gözleri. Adam hafifçe gülümseyip başıyla selam verdi. Ne yapacağını düşünmedi Cansu, refleksle o da başıyla selamladı. Sonra bu adamı nereden tanıdığını çıkarmaya çalıştı.
Metronun hoparlöründeki mekanik ses birazdan duracağı durağı anons edince kalktı hemen. Kapı açılır açılmaz da hızlıca yürüyüp 2. çıkışa doğru yöneldi. Merdivenleri çıkarken bir an durup arkasına baktı. Metroda karşılaştığı adam biraz geride kalmıştı. Göz göze geldiler. Yine gülümsediler birbirlerine ancak Cansu’nun yavaşlamaya, adamın da hızlanıp ona yetişmeye niyeti yoktu.
İş yerinin olduğu sokağa girdiğinde, biri “Cansu,” diye seslendi. Durup arkasına baktı. Metroda gördüğü adamdı. Bekledi. Adam gelip karşısında durduğunda hâlâ onu nereden tanıdığını hatırlamaya çalışıyordu. “Bizim daireden misiniz?” diye sordu. Adam başını hayır der gibi iki yana salladı, sonra da “Bu sokakta çalışıyorum, sizi daha önce görmüştüm. Adım Eren,” deyip elini uzattı. Elini sıkıp hızlıca çekti. “Adımı nereden biliyorsunuz?” diye sordu. Gülümsedi Eren, Cansu’nun boynundaki kolyeyi işaret etti. İstemsiz sağ eliyle kolyesini tuttu. Bir insanın kendi adını tabela gibi boynunda taşımasının saçmalığını o an idrak etti. İçinden, ne kadar da aptalım, dedi kendi kendine. Adam sohbet ederek yürümeye başladığında o da yürüdü. Sokağın sonunda Cansu sola, Eren ise sağa döndü.
O hafta boyunca metroda sürekli karşılaştılar. Birlikte yürümeye başladılar. İlerleyen haftalarda ise buluşup tiyatroya, sinemaya gittiler. Tüm bu etkinlikler hafta içine sıkıştırılmıştı. Başlarda hafta sonları dinlendiği için mutluydu Cansu ama daireden bir arkadaşı, bunda bir sorun var, deyince kemirgen bir kurt düştü içen. Nedenini merak ediyordu. Arkadaşının imalı bakışları beliriyordu gözlerinin önünde. Sonra da fazla kuruntu yaptığını düşünüyordu. Belki de arkadaşı onu kıskanmıştı. Bu kıskaçlık mevzusuna içi sıkıldı. Öyle bile olsa, haklıydı. Bir nedeni olmalıydı. Çünkü cumartesi günü Eren’i aramış, pazar günü görüşmeyi teklif etmişti. Sonuç değişmemişti. Bir gerekçe bile sunmamıştı Eren, uygun olmadığını söyleyip kapatmıştı telefonu. Karar verdi, pazartesi günü öğleden sonra Eren’in işyerine gidecekti. Neydi acaba buluşmama sebebi?
Ertesi gün öğleden sonra, çevirilerini daire başkanına mail attı, hemen ardından da ondan izin alarak çıktı daireden. Bankada müşteri hizmetlerinde çalışıyordu Eren. Uzak değildi çalıştığı ofis. Beş dakika sonra oraya varmıştı bile.
İşyerinde yoktu Eren, danışmadaki görevli, karşısındaki kadını endişeli görünce, Cansu’yu yatıştırmak için belki de, “Merak etmeyin, oğlunun durumu iyi! Ciddi bir sorun yokmuş!” dedi. Olduğu yerde sendeledi Cansu. Başından aşağıya kaynar sular döküldü sanki. İçten içe, belki de ayrıdır eşinden diyerek kendini avutmaya çalıştı ama danışmadaki görevli sanki bunu anlamış, sanki bu Eren’in ilk vukuatı değilmiş de bu tabloya çok alışmış gibi, “Eren Bey’in eşi iş seyahatinde olduğu için, Eren Bey’in işe gelmesi biraz zaman alacak, bir notunuz varsa iletebilirim,” dedi. Güçlükle yutkundu Cansu, “Yok, yok bir notum,” deyip usulca çıktı oradan.
Yüzüne çarpan rüzgâr, sıkıca tuttuğu gözyaşlarını akıttı. Aldatılmışlığının sancısı oturdu yüreğine. Bir banka oturup hıçkıra hıçkıra ağladı. O an telefonuna bir mesaj geldi. Baktı masaja buğulu gözlerinin ardından. Eren’di, bir hafta buralarda olamayacağını, haftaya görüşebileceklerini, bu ani gelişen iş seyahatine gideceği için çok üzgün olduğunu, asıl üzüntüsünün nedeni ise Cansu’dan uzak kalmak olduğunu yazmıştı. Sinirli bir kahkaha attı Cansu, gözyaşları akmaya devam ederken, oğlun umarım çabucak iyileşir diyerek Eren’e cevap yazdı. Telefonu kapatıp çantasına attı.
Karşısında duran ağaçların dalları arasında gezinen kuşları izledi. İçten içe o kuşlar gibi özgür olmayı, o kuşlar gibi kaygısız olmayı diledi. Onlar, insanlar gibi birbirlerini kandırmıyordu.
Çantasını aldı, usulca evine doğru gitti. Eve gidip nerede yanlış yaptığını düşünecekti. Sadece kendisi için değil, herkes için. Sahi, ilk yanlışı kim yapmıştı?
6. sayıdan