CANIM ANTAKYAM HAT-AY: SINIRDAKİ AY, Gülizar Atan

Hatay adını, Atatürk, 2 Kasım 1936 da vermiş olup Hatay’ın anlamı, “SINIRDAKİ AY” demekmiş…

Annem!..
İskenderun, Antakya, Kırıkhan, Reyhanlı, Belen, Samandağ, Arsus, Defne, Harbiye, Amanos dağları…Asi nehri, Amik Ovası, Yarıkkaya…Buralardan sözeden anneciğimin sesi geliyor kulaklarıma. Her gün; oralara olan özlemini dinlerdim son zamanlarında. O gün söz ettiği; seksen yıllık altın yaldızlı 2 adet, ince İngiliz porselen fincanı ve bir de, tek kalan fincan tabağıydı yemek takımından, bugüne geriye kalan. Haa bir de sütlük kalmıştı. Annemden öğrenmiştim sütlü çay içmesini o porselen takımından dolayı. Gerçekten çok severim ben de o lezzeti. Öğleden sonraları o yadigâr fincanla yanında kurabiye ile sütlüçay içmesi ne güzeldir…

“Lütfiye teyze! Bu sütlük nesi çay takımında, kahve mi bu içilsin ki? dediğinde komşumuz…Kızım, Antakya’da biz, çayı sütlü içiyorduk. İngiliz’den etkilenmişiz dedi. Sonra, her zamanki gibi söylendi annem bana “ Senin çocukların küçüktü, kırdılar yemek takımımı diye. Taa Antakya’dan alıp da getirmiştim onları. İnce porselendir, kıymet bilmezsiniz siz dedi. Gitti güzelim ceviz büfem, radyom, İngiliz porselenlerim” diye diye hayıflandı.

Ardından…Fransız’ın, İngiliz’in etkisindeydi Antakya o yıllarda dedi. Sözlerine şöyle devam etti. Çocuktum o yıllarda 5-6 yaşlarındaydım. Ablam ve kardeşimle hep 2 şer yaş vardı aramızda. Annem, bizim saçlarımıza (ablam, kardeşim ve benim) zorunlu olarak Fransız’ın renklerinden olan mavi-beyaz-kırmızı Fransız bayrağı rengi kordelalar takardı. Takmak zorundaydık. Ne zaman ki asker girdi Antakya’ya (ordu demezdi annem hep asker! derdi.) Fransız’ın bayrağı indi. İşte o zaman, bizim bayrağımız çekildi yukarıya. Başımızdaki Fransız bayrağı renginden olan kordelaları çıkarıp kırmızı-beyaz bayrağımızın renginden kordelalar takmaya başladılar kızların saçlarına dedi anneciğim gururla…
Ne heyecanla anlatıyordu anılarını. Atatürk geldiğinde de büyükler hepsi meydana gittiler Atatürk’ü görmeye. Bizleri evlere kilitlediler. Ablam Mukaddes pencereden atladı gitti tören alanına. Ben kardeşim Neriman’la kaldım. Atlayamadık korktuk, çok ağladık. Göremedik Atatürk’ü derken annemin gözleri dolmuştu.

Anlattıklarından çok etkilenmiştim.

Bugün, yine uzun uzun dinledim her zamanki gibi annemi…bilir onu dinlemeyi sevdiğimi ya. Anlatır da anlatır artık canım annem… Çocukluğundan itibaren başladı yine anlatmaya. Çok sevdiği amcalarını, abilerini, anneannemi, ilk büyük ablamın doğumunu. Belen’i, İskenderun’u anlattı durdu. Anneannem gelin gitmiş Antakya’dan İskenderun’a. “Mumcuklular” derlermiş oralarda onlara. Bilmeyen, tanımayan yokmuş… anlatırken izledim de onu; pek bi gururluydu. Sessizce dinledim. O da sessizce anlattı. Terapi gibi geldi ona, rahatladı, huzur duydu farkediyordum. Yazları çok sıcak olur. Kışın da bir fırtınası vardır İskenderun’un. Birden aklıma geldi. Neydi anne o kayanın adı? dediğimde “Yarıkkaya’” dedi. “Yarıkkaya” dan neden bu kadar korkuyorsunuz”dedim.”Aman kızım, sorma. Öyle bir fırtınadır ki; Yarıkkaya’dan Mart aylarında bir lodos eser, karadan denize doğru yer yerinden oynar. Hortum çıkar. Ağaçlar devrilir, çatılar uçar. Üç gün sürer kimseler evinden çıkamaz.” “Gizemli fırtına” diye bilinir İskenderun’da dedi. Hortum çıktığında kurbağalar düşerdi bahçemize, hortum geçince çocuklar bahçelere düşen kurbağalarla oynardı dedi. Güzel olan tarafı da vardır elbet. Yaz aylarında, en güzel serinlik Yarıkkaya’dan gelir ve bunaltıcı sıcakları da hafifletir dedi. Daldı gitti bakışları bir an. Anladım. O, topraklarına özlemle, geçmiş günleri hayale dalmıştı.

Sadece dinlenmek, anlaşılmak, varolmak istiyordu bu yaşamda; ben de vardım bir zamanlar, ailem, doğduğum yer, topraklarım vardı dercesine anlatıyordu Antakya’yı, İskenderun’u.

Sonra söz bitti, yemek hazırladım. Yedi ve sonra, “Az daha koy makarnadan” dedi…

bilirim pek sever ama ablam, “az koy yemez” dediği için az koymuştum. Annem, beni yanıltmadı, az daha istedi makarnadan, iştahla yedi. Taze demlenen çaydan da bir bardak içti ve ben dolanırken ortalıkta, bir de baktım ki uyuyuvermiş.

Hoşgörü kenti Hatay, dinlerin barındığı, her din ve mezhepten insanın kardeşçe yaşadığı KADİM KENT! Çan sesi ve ezan sesinin karıştığı kültür kenti, ÖZLEMİM!..

Son zamanlarda ne çok istedim o kadim kenti gezmeyi. Kısmet değilmiş. İyi ki 2010 yılında gidip görme şansım olmuş. Antakya’nın Asi nehri kıyısında dolaşıp, Uzun çarşıdan “ toz zahter, acı pulbiber, çeşitli baharatlar, biber salçası, sürk, kâhke, kuru dolmalık biber ve meşhur tuzlu yoğurdunu aldım. Hele ki o kirece yatırılmış kabak tatlısı yok mu; çıtır çıtır… Her derde deva nar ekşisi. Olmazsa olmazımdır evde. Odun ateşinde, kocaman kazanlarda kaynayan nar ekşisi. Bir yemek kaşığı, ölçüdür, şekerini düşürür de şifa olur insana. Bereketli tarlalarında yetişen Antakya acı biberi, domatesiyle çıkarılan salçalarını, meşhur baharatlarını (tane karabiber, kimyon, sumak, pul biberini) almadan çıkamazsınız “Uzun Çarşı” dan.

Uzun çarşıdan aldığım gümüş yüzüğe “Antakya” ismini koydum. Yıllardır takarım. Kısa bir süre önce “Antakya” ortadan ikiye bölündü, kırıldı. Hemen onu gümüşçüye götürüp onartmalıyım. İçim yanıyor, acıyor…Birden aklıma ünlü mozaik müzesi geldi.

Asi nehrinin yakınındaydı. Dün gibi gözümün önünde.

Müzeyi gezdim hayranlıkla.

Dolaştıkça büyüleniyor adeta insan Antakya sokaklarında.

İskenderun! dendiğinde ise anneannemin yüksek duvarlı, içinde fıskiyesi ve balıkların oynaştığı havuzlu bahçeli evi gelir aklıma.

İlkokul birinci sınıfı bitirmiştim. Yaz tatilinde, teyzemlerle beni İskenderun’a, anneannemin ziyaretine yollamıştı annem. Fener caddesiydi anneannemin oturduğu evin caddesi. Büyük bir caddeydi. Neden fener cadesidir? diye sorarsanız. Caddenin bitiminde büyük bir fener ve askeri alay vardır. Jandarma ve Deniz Er Eğitim Alayı vardır. Yol denize çıkar. Anneannemin evinin bulunduğu caddeye, Pac meydanı dedikleri meydandan geçilir. Her yöne Pac meydanından geçilirken, Antakya tarafına da tek geçiş noktasıymış. Buradan geçenlerden paç (haraç) alınırmış eski zamanlarda. Ordan gelirmiş adı. İskenderun’un en önemli meydanıymış. Fener caddesine girildiğinde bir sinema vardı. Sokağın sağındaydı. Sinemada içtiğim gazozları unutmak ne mümkün. Biraz ilerleyince namıdiğer iğneci Hatice hanımın yani anneannemin evine varılıyordu. Hâlâ gözümün önündedir… İskenderun’un yaz geceleri sıcak olduğundan, dambaşında cibinlikle yatmıştık teyze kızlarımla yanyana, yer yatağında. Alışık olmadığımdan çok şaşırmıştım. Serin serin uyuduk sivrisinekler değmeden. Şaşkınlıkla uyanmıştım İskenderun sabahına. Ne yana dönsem akrabaydı. Herkes sevgiyle sesleniyor, beni onurlandırıyordu o güzel insanlar. Sabah kahvaltısında annemden alıştığım lezzetler vardı, hele ki o toz zahter; bol zeytinyağlı. Yedi yaşında, duygulu bir çocuk olarak belleğime kazıdığım bu zenginliklere kattığım “Arsus” tu sanırım. Sanki Venedik.

Orada öğretmen olan teyzemin kızı rahmetli Şükran ablam, beni Arsus’a götürdü. Buraları da görmelisin dedi. Çocuğum, sessizdim, ilgiyle seyrediyordum çevremi… Masalar atılmıştı suya, orada ayaklarımız suyun içinde serin serin yapmıştık kahvaltımızı. Nasıl unutulur?
Anılarımı süsleyen İskenderun! Çocukluğum… Ah! Güzel topraklar…

Anacığımın toprakları, kocaman bir kültür!

Hayallerimi süsleyen bir güzellik de Hatay pencereleridir.. Çocuktum 3-4 yaşlarında, evimizin kocaman iki kanatlı pencereleri vardı aklımda kalan. Oldum olası büyük pencereleri sevmişimdir. Büyük pencerelerden sokaklar daha kocaman görünüyordu çünkü. Ayrıca her bahar yere serilen kilimler, halılar kaldırılırdı. Akdeniz iklimi olduğu için o yaz sıcağında büyük iki kanatlı pencereler açılır ve yerdede de kilim, halı olmadığından serin serin yaşardı insanlar. İzmir’deki evimizde de annem aynı geleneği sürdürürdü. Ben de yaz geldiğinde halıları kaldırıveririm hemen. Yıllar önce sanırım 2002 yılıydı İskenderun’a Sami dayımın evine gittiğimde aynı tabloyla karşılaştım. Kocaman pencereler açıktı ve o eski yer karoları ışıl ışıl serinlik veriyordu eve. Dikkatimi çeken bir başka şey de sehpanın üzerindeki et makinesiydi. Annem söylerdi her zaman… Biz etimizi evimizde kendimiz çekerdik diye. Huzur içinde uyusun dayıcığım o güzel ses tonu ve güzel Türkçesiyle “hoşgeldin yavrum ben de et çekiyordum” dedi. Anneciğimin anlattıkları geldi aklıma hemen. Baba tarafım Giritli olunca… Onlar otçu tabii ki. Anne tarafım etçi. Evde bir şenlik oluşurdu. “Biz etsiz yemek yemezdik, bu babanla evlendim ot sever oldum” derdi. Ah ne diyeyim.

Çocukluğumun en güzel rüyasıydı Antakya-Hatay-İskenderun. Boğazım düğüm düğüm. Kendine özgü şivesiyle hep gülerek konuşan; sofrası açık, hoşgörülü, güler yüzlü insanlar.

Teyzemin kızı, öğretmen olan Müzeyyen ablamla karşılaştığımda ona da sordum. Abla, sen oralarda yaşadın biraz bana anlatır mısın topraklarımızı dediğimde… Antakya Devlet parasız yatılı Kız Öğretmen Okulundan mezundu. Aldığı eğitimi öyle güzel anlatırdı ki, hayranlıkla dinlerdim. Başladı anlatmaya.

“O çevrede doğup büyüyenlerde; özellikle, 7 yaşa kadar aile ve çevreden edinilen temel eğitimle büyür çocuklar. Sonraki eğitim ise temeldir dedi. Bizim insanımız, kimin hangi inançtan, hangi dinden olduğunu sorgulamaz, ötekileştirmez orada insanlar; çocukları birlikte oynar, büyükler birlikte sohbet eder, birbirlerinin bayramlarını kutlar, düğünlerine gider, cenazelerine katılırlar… Sana çocukken yaşadığım bir olayı anlatayım deyince, heyecanım arttı. Başladı anlatmaya…

Ben 1. sınıfta İskenderun Namık Kemal İlkokuluna gidiyordum. Sıra arkadaşım Mary’nin dedesi ölmüştü, babası benim ailemden izin istemiş beni evlerine götürmüştü …

Evlerinin bahçesinde bir sürü siyah elbiseli kadın ve erkekler vardı, dedesi siyah bir takım elbise ve ayakkabıları giydirilmiş vaziyette tabutta yatıyordu. Sonra kiliseye gidildi. Büyükler mezarlığa gidince Mary ve ben evde birileriyle kalıp oyun oynamıştık, sonra bizimkiler geldi, başsağlığı dileyip birlikte eve gittik. Çok doğal şeylerdi bunlar…

Bizim bakkalın kızı Emine, babasının yanına gelince hep bize gelir oynardık. Anneannem, annesine “Kızım bir ihtiyacın olursa çekinmeden gel” diye tembihlerdi…

Bir pazar günü Emine siyah bir dantel elbise ve baş örtüsü ile geldi, şaşırmıştım. Niye kırmızı değil elbisesi, siyah diye sorduğumda “Kilise elbisem” dedi. Süryani olduğunu bilmiyordum, bilmemin de bir önemi yoktu zaten…

Antakya dinler arası diyaloğu en iyi temsil eden şehirdir; Akdeniz Bölgesinin bir kenarına sıkışmış bu şehir, dünyaca bilindiği kadar kendi yurdumuzda bilinmedi üzgünüm dedi ve sözlerine devam etti.

Asi’den geçince, Eski Antakya’ya girersin karşıda UluCamii vardır, yıkıldı dedi ve üzgün bir ifade ile devam etti.

Bir sürü yol ayrımı vardır orada; Uzun Çarşıya giden, dar sokaklı Antakya evlerine giden, merkez çarşıya giden yola yürüyünce eski Antakya evinden kiliseye döndürülmüş kilise, ilerisinde sinagog…

Kilise yıkılmış, sinagoğun temsilcisi yahudi lideri karı koca depremde ölmüş.

Tepede dünyanın ilk kilisesi Saint Pierre kilisesi mağara kilise olduğu için sağlam …
Az önce yazmıştım ; Asi’den geçince karşında Ulucami , sağdaki yola girince kilise cami ile sırt sırta, kilisenin ilerisinde sinagog.

Bir gün denk geldim. İkindi ezanı okunurken, güneş minareye ve diğer sokaktaki kilisenin çan kulesine vururken saat 16.00 dı. Dua saatiydi, kilisenin çanı çalmaya başladı ve sinagogdan dua sesi yükseldi.

İşte bu Antakyadır ! dedi…

İlk çağlardan beri bir çok medeniyeti kucaklamış, nesiller boyu zihniyeti gelişmiş İNSAN olmanın erdemini kazanmış Türkiye’deki tek şehirdir Antakya!

Keşke Antakya’lıların zihniyeti aşı olarak herkese yapılabilse, insan doğup insan kalabilmek mümkün olsaydı …

Ah! Antakya’m! “ diye sözlerini özlemle bitirdi. Kendisine çok teşekkür ettim. Benimle anılarını paylaştığı için…

Evett! Komşuluk ilişkileri sıcacıktır Hatay’da. Bir gün annemle yine sohbet ediyoruz. Babamla nasıl tanıştıklarını sormuştum. Babam Girit göçmeni, nerden nereye, nasıl tanıştınız anne? dediğimde. “Sorma kızım buralarda yalnız kişiye sahiplenme vardır. Baban İzmir’den gelmiş bekâr bir erkek olarak Ermeni bir komşumuzun evini kiralamıştı. Beni annemlerden istemeye geleceklermiş ev sahipleri Beno amcayla, Ani teyzeyi yanına almış annem-babam diye tanıştırmıştı. Kimsesi yok demesinler diye onlar da kabul etmişler. Annem gülerek anlatıyordu.” Baban çok alem adamdı” diye. Bu anektod da unutamadıklarımdandır. Ermeni bir aile İzmir’den gelmiş Giritli bir gence anne- baba olmuş, Antakyalı bir kız istemeye gidiyor. Günümüzde rastlanması mümkün değil… Ermeni’si, Rum’u, Türk’ü, Süryânisi kardeşçe; birlik, beraberlik içinde ne güzel yaşarlarmış…

Nasıl güzel bir coğrafyada doğmuşum. ANTAKYA -HATAY, BELEN toprakları yeniden canlanmalı ve hayat bulmalı. Asi nehri akmalı, Amik ovası bereket saçmalı. Bu güzel topraklardan insanlık yeniden nasibini almalı.
Ve Güneş, Doğu Akdeniz kıyılarına uğramıştır artık…
Doğunun Kraliçesi’dir ANTAKYA!
Sınırdaki Ay’dır HATAY!

5. sayıdan

Similar Posts

  • Bir Yudum Aşk, Nevra çağlayan

    Kirpiğimden hiç düşmeyenBir damla yaş seni aldıYüreğimde sakladığımBir yudum aşk bende kaldı. Söylenmemiş sözüm vardıDuygularda özüm vardıBelki bende çözüm vardıBir damla yaş seni aldıBir yudum aşk bende kaldı. Masallarda iz aradımAnılarda biz aradımYandım yine köz aradımBir damla yaş seni aldıBir yudum aşk bende kaldı. Umutlardı beklediğimGönüllere eklediğimSevgilere denklediğimBir damla yaş seni aldıBir yudum aşk bende…

  • Adı Umut, Hasan Turunç

    Yuvarlak masanın etrafında bir süredir devam eden gergin bekleyiş, gözlerini elindeki dosyadan ayırmadan konuşmaya başlayan başhekimin kararlı sesiyle son buldu. Kurul üyesi cerrahlar, yılların tecrübesi keskin bakışlarına sirayet eden kadife sesli, bembeyaz saçlı hocalarını pür dikkat dinliyor, ağzından tane tane dökülen kelimeleri başlarını sallayarak onaylıyorlardı. Rapor: “Hastanın maruz kaldığı yüksek enerjili travma neticesinde alt ekstremitesinde…

  • ANTAKYA’DA ÜÇ BAHAR, Duran Yaşar

    Osmaniyeli bir ozan, “Dört mevsimde dört bahar: İlkbahar, yazbahar, güzbahar, kışbahar… Yalnız Osmaniye’de var” demiş.Bizim Antakya’da da dört mevsimde üç bahar var: İlkbahar, yazbahar, kışbahar…Şubat gelmeye görsün. Antakya’da baharın ucu göründü demektir. Gün yüzünü gösterir artık. Habibi Neccar’ın yamaçlarında çiğdemler toprağı deler; zahterler filiz verir. “Şubatta yağan yağmur, esen yele yetmez” deseler de yağışlar sağanağa…

  • İskenderun Şehrine Elveda, Vecihe Akdoğan

    Hicran ile çırpınan kalbimin dermanı sendinAcılarla dolan gönlüme şifa verirdinÖterdi dalgaların Hış… Hış…Ne bu coşuş ve fışkırış?Kalbimin dinmez bir sesiydiYeisimin inleyen nefesiydi Baharın Cennet’i kışın bir hazanHülyalarla doluydum her fırsatta her zamanAyrılıyorum senden hasretime yanKopuyor içimden dertli bir figan Öterdi dalgaların Hış… Hış…Ne bu coşuş ve fışkırış?Kalbimin dinmez bir sesiydiYeisimin inleyen nefesiydi Denizle ufkuna hayran…

  • Filistin’e Ağıt, Gülten Doğruyol İncesu

    Ne havai fişek gösterisi buNe de parlayan yıldızları gökyüzününFosfor yağıyor uçaklardanFilistin toprağını yağmalamak için Hangi karanlık çağdan kalmasın ey zulümKaç vardiya çalışıyor silah fabrikaları Kahkahalarına inmiş ölüm çocuklarınAnnelerin gözyaşlarınaKurşun sesi ninni olur mu hiç, utan! Kan revan içinde sokaklarHarap bakışlarınınGöğsümde yarası varYas tutacak anneler mi kaldıFilistin’e şimdi kimler ağlar? 6. sayıdan

  • Antiochia, Gazi Yolcu

    Kayıp bir şehirde buldum gülüşlerimi.Sislerin ve zamanın ötesinden gördüğüm…Mermer sütunlarına sarıldım da uzun uzunTaş avlularına yüzümü sürdüm.Silpius Dağı’ndan Tyche gülümsedi banaHani kudretli Orontes’e diz çöktürmüştü. Defneden ve zeytinden taçlar giydimAgoralardan krallar geçiyordu, gördüm.Stola giysili kızlar asmalardan üzüm topluyordu.Eğildim, toprak künklerinden bir su içtim.O kadim şehir, ihtişamla dünyaya gülümsüyordu. Arenalarda aslanlarla dövüştüm,Kan aktı bedenimden.Gladyatörlerle aynı masada…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir