ANTAKYA’DA ÜÇ BAHAR, Duran Yaşar
Osmaniyeli bir ozan, “Dört mevsimde dört bahar: İlkbahar, yazbahar, güzbahar, kışbahar… Yalnız Osmaniye’de var” demiş.
Bizim Antakya’da da dört mevsimde üç bahar var: İlkbahar, yazbahar, kışbahar…
Şubat gelmeye görsün. Antakya’da baharın ucu göründü demektir. Gün yüzünü gösterir artık. Habibi Neccar’ın yamaçlarında çiğdemler toprağı deler; zahterler filiz verir. “Şubatta yağan yağmur, esen yele yetmez” deseler de yağışlar sağanağa dönüşür. Daha ilk cemre bile düşmeden, ilkbaharı muştulayan kurbağalar korosu başlar. Her gün biraz daha yoğunlaşarak koronun sesi yükselir. İlk cemre yirmisinde havaya, birer hafta arayla suya, toprağa ikinci, üçüncü cemreler düşer. Cemre: Kor, ateş, yanmış kömür anlamına gelse de sıcaklık anlamında odaklanır. Sırayla havanın, suyun, toprağın ısınması demektir. Havalar ısındıkça sulak alanlarda, Asi kıyılarında değişik tonlarda kurbağa vıraklamalarından geçilmez olur.
Şubatın sonu, martın ilk haftası kırlangıçlar gelmezse kış yeğin geçiyor demektir. Gelir gelmez elektrik tellerine nota gibi dizilirler. Uçarken kıpırtılı siyah kâğıt parçalarını andırırlar. Söylenceye göre, önce birkaç kırlangıç gelir, ilkbaharı ve yazı geçirecekleri yerleri kolaçan edip dönerlermiş. Döndüklerinde: “Çayır dizde, su gözde Hacı Baba” derlermiş leyleğe. Bu sözlere aldanıp gelen leylek kandırıldığını anlayınca kızarmış. “Ölçü bizim dizimize göre Hacı Baba” der, işin içinden çıkıverirmiş kırlangıçlar. Kırlangıçlarla leyleklere yarı kutsal gözüyle bakılır. Bu yüzden kimse dokunmaz. Ne var ki, kırlangıcın zararını Yemen’den sormak gerekirmiş.
Zemheride bile çayır, kır çiçekleri eksik olmaz Antakya’da. Bahçe ve parklardaki fil burnu, kartopu görkemli çiçek çar. Toprağın yeşertisi hiç gitmez. Karagöz, hercai menekşe, nergis ve sümbülün bütün albenisi üstündedir. Habibi Naccar Dağları’nın yamaçlarında yeşil ton değiştirir. İğne dikenli azganlar safran sarısı çiçek açar. Yörede “Azgan zamanı, kızların azgın zamanı” dense de, daha çok yaşlı dul kadınlara duyurulur. Olgun, yaşlı, şakacı dul kadınların evinin önüne bir dal azgan dikilir. Şaka yollu, azmayasın diye de tembih edilir. Salt şakalaşmak, gülmek için.
Gözü pek, sivri gagalı serçelerin çıkardığı sesler değişir. Çatıların saçaklarında çiftleşmeler, gagalarında ot/çöp taşımalar başlar. İp atlar gibi sıçrarlar. Yaygaracılıkları bir kat daha artar. Çiftleşme sırasında çıkardıkları sesler farklıdır. Nisan sonlarında, yavruların kıl gibi ince sesleri duyulmaya başlar. Acıkmışlarsa vicirtilerinden geçilmez olur.
Mart ortalarında ateş küllenir; sobalar soğur. Kimse ne kapı aralığından bakar, ne de kazma küreğini yakar. Bademler, şeftaliler, erikler hışımla açar.
Nisan bütün dişiliğiyle gelir. Toprak kabarır, mayalı hamura döner. Tomurcuklar ağaç dallarına ıslanmış şişkin nohutlar gibi dizilirler. Patladı patlayacak. Kır çiçekleri elvan elvan… Sular cığıl cığıl. Otlar, ekinler nennilenir. İncir ve dut yaprağı sıçan kulağı kadar. İncir yaprak açarsa yaz, dökerse kıştır Antakya’da.
Rıza Polat Akkoyunlu’nun lirik dizeleriyle Güney’de bahar: “Güney’den geliyorum/ Güney’den…/ Avuçlarımda portakal / Saçlarımda limon çiçeklerinin kokusu/ …” Avuçları, saçları bilmem ama, portakal ve limon çiçeklerinin kokusu bahçeleri, sokakları, evleri doldurur. Başında sevda yelleri esiyor, bir de serde şairlik varsa duygusallığın doruğuna ulaşır, gözlerinden yaş gelir. İnsanı tat veren bir hüzün sarar.
Mayıs güllerle gelir. Alıyla, moruyla, yavru ağzı, sarısıyla bahçeler güllerle donanır. Altı mayıs hıdırellezdir. Dilekler tutulur. Akşamdan gül dalına para çıkınları asılır. Tan yerleri ağarmadan gül dalına asılan paralar geri alınarak cüzdanlara konur. Bu berekettir.
İlkbahar ömrünü tamamlamıştır. Yılboyu eksik olmayan sebzeler daha da bollaşır. Karpuz/ kavun manavdan halk pazarına düşer. Sıcaklar kendini gösterir. Okulların yaz dinlencesine girmesiyle, tuzu kuru aileler yazlığa taşınır. Kış için domates salçası, tuzlu yoğurt pişirilir; kuru soğan, prina alınır. Sıcaklar cayır cayır! Ne var ki kentin esintisi eksik olmaz. Havanın en durgun, en sıcak günlerinde köprü püfür püfürdür. Akdeniz’den esen meltem Asi Vadisi’nden Antakya’ya ulaşır.
Antakya’da yaz, mayıs ortasından ekim sonuna kadardır. En uzun mevsimdir yaz. Güzbahar kayıptır. Temmuz ortası, ağustos başı incirin, üzümün harmanıdır. İnsanı canından bezdiren nemli, yapış yapış sıcaklar bir gelir, bir gider. Günde iki/üç kez duş alınır. Eylülde yakıcı biber sıcakları başlar. Etli, dolgun, kemer patlıcanı iriliğinde baş biberler iplere dizilerek kurutulur. Biber salçası yapılır. Akşamları kolonya çiçeğinin kokusu deli eder. Ekim / kasım aylarında yeşil zeytin telaşı başlar. Kış hazırlığıdır. Nar, trabzonhurması, hambeles (mersin) çıkar.
Yalnız trabzonhurması kasımda yaprak döker. Hiçbir ağaç aralık sonun kadar soyunmaz. Yapraklar yemyeşildir. Güzbahar sarısına rastlanmaz. Bazı yıllar ekim kasım aylarında erikler çiçek açar; soğuklar bastırana kadar meyveler nohut büyüklüğüne erişir.
Kasımın onunda elektrikli sobalar bir-iki saatliğine yakılır. Evde hasta, yaşlı, bebek yoksa ona da gerek kalmaz. Buna:
“Güneyde kış gelince / Kış gelmez ya / Takvimler öyle gösterince / Odun alınır kömür alınır // … // Sütlü inekler gibi gerinir / İri memeli mor bulutlar / Kat kat giyilir güneyde / Paltolar kazaklar bluzlar/ Yürünür titreye büzüle / Elden geldiğince üşünür / Dalga geçilir kış ile” dizeleriyle Ali Yüce tanıktır.
Dört mevsimde üç bahar: İlkbahar, yazbahar, kışbahar… Yalnız Antakya’da var.
2. sayıdan