Anya, Zerrin Keskin

Alacanın karanlıkla kucaklaştığı bir vakitte, yılgın kirpiklerini araladı. Zihni, akşam mı sabah mı olduğuna karar vermeye çalışırken, dağınık saçlarının arasından kendisine bakan kadınla göz göze geldi. Bakışlarını kaçırarak yataktan kalktı. Ayaklarını kucaklayan terliklerin yerçekimine yenik düşmesine aldırış etmeden dört beş adım attı. El yordamıyla bulduğu düğmeye dokununca, kristallerin tatlı oynaşları ortaya çıktı. İpek sabahlığını üzerine geçirip aynanın önündeki emektar pufa oturdu.

— Sonunda yüzüme bakacak cesareti buldun, dedi ses.

Duymazdan geldi. Gümüş saç fırçasını eline alıp kızılı solmaya yüz tutan saçlarını taradı. Ensesine kondurduğu madam topuzuyla, yıllara meydan okuyan yüzüne gururla baktı.

— Boşuna kendini avutuyorsun. Yüzündeki çizgilerin derinliğine sakladığın günahlarınla yılları kandırdığını zannetme sakın.

Hayır, hayır… Hiçbir şey duymuyordu. Birazdan kalın perdelerin ardından güneş kendini gösterecek, bu işkence de böylece sona erecekti.

Yüzüne bir kat fondöten, bir kat allık, iki kat yalan sürdü. Kırmızı rujun dudaklarında bıraktığı izle yeni bir güne hazırdı. Elbise dolabından salı gününün kıyafetlerini çıkardı: Beyaz gömleği, siyah maksi eteği, ebruli fuları, kırmızı rugan makara topuklu ayakkabılarıyla kusursuz görünüyordu.

— Yok saydığın ne varsa bir gün yüzleşmek zorunda kalacaksın.

— Ama bugün değil, diye cevap verdi kadın.

Hızla kapıyı çarpıp gıcırdayan merdivenlerin trabzanlarına tutundu. Salına salına ara kata indi.

Elleriyle özene bezene ördüğü dantel perdesini araladı. Pencereyi usulca açtı. Taze havanın önce ciğerlerine, sonra salona dolmasına izin verdi. Hayat, tüm sıradanlığıyla ritmini sürdürüyordu. Komşular alışveriş torbaları ellerinde evlerine yetişmeye çalışırken, dikkatsiz yayalara katlanamayan arabalar klaksonlarını bağırtıyordu.

Karşıdaki apartmanın önünde kapıcının küçük oğlu, gereksiz bir enerjiyle top oynuyordu. Kadın elini camdan çekti. Yılların verdiği dinginliği, arsız bir sesin bozmasına izin vermeyecekti.

Geniş ve güzel salonunu dikkatle inceledi. Ceviz fil ayaklı koltuk takımının kolçaklarına, oymalı sehpasına, porselen biblolarına baktı. Tek bir toz zerresine tahammülü yoktu. Kırlentleri kabarttı, halının püsküllerini düzeltti. Duvardaki antika saat, çay vaktinin geldiğini gösteriyordu. Antep işi kakmalı bakır çaydanlığını ocağa yerleştirdi. Altını yaktı. Geceden pişirdiği böreğini ısıtmak için fırını açtı. Kurabiyeler, kek, poğaçalar ve tatlı… Hepsi tastamamdı.

O sırada kaynayan suyun buharı, sisli geçmişinin kapılarını aralamayı başarsa da yaşam koçlarının tavsiye ettiği gibi anda kalmayı başardı. Yüzündeki sahte gülüşün ayrımına vardığında irkildi. Dolabın kapağını açıp filiz, tomurcuk ve kaçak çaydan harmanladığı teneke kutuyu aldı. Demliğine dört kaşık çay koydu. Yaprakların sıcak suya rengini bırakışını hayranlıkla izledi. Çaydanlığın eksilen suyunu tamamlayıp ocağın altını kıstı. İkramlarını porselen tabaklara özenle yerleştirip salondaki masaya dizdi. Yeni kolalanmış piko peçetelerini, servis takımını ve porselenleri… Yapay çiçeklerini düzenlerken ahşap kapının pirinç tokmağının çıkarttığı sesle, tek kişilik gösteri vaktinin geldiğini anladı. Zarif adımlarla sofayı geçti. Boy aynasındaki silüetinin alaycı tavrına aldırmadan kapıyı açtı.

— Aaa şekerim, hoş geldin! Bu ne güzellik! Gözlerim kamaştı.

(Iyy, erik kurusu kaknem… Rüküşlüğün taçsız kraliçesi… Neyse, yalandan kim ölmüştü? Çok şükür, o da ölmeyecekti.)

İçeri buyur seremonisi devam ederken kraliçenin diğer cariyeleri de yetişti. Bir türlü bitmeyen yıkama yağlamalardan, soluksuz tıkınmaların ardından insan müsveddesi beylerinin eve dönüş vakti geldiğinde çil yavrusu gibi dağıldılar. Kapıyı çarpar gibi kapatırken ciğerlerinde tuttuğu soluğu azat etti.

Kirece yatırsa koynuna sokmayacağı sarımsak kokulu kocaları, soğan kafalı çocuklarıyla sanki böyle bir tablonun içerisinde yer almak istiyormuşçasına kadınların yaptığı nispete, içindeki Şahmaran bütün zehrini boşalttı.

— Yosmalar! dedi tıslayarak. Yok efendim, niye çocuğu olmuyormuş; kocası da ne vefasız çıkmış; boşanacaklarına evlat edinseler olmaz mıymış… Bla bla blaaa…

Neyse ki gün sonunda tüm çöpler kapının dışında kalmış, mabedinin huzurlu dünyasına dönebilmeyi başarmıştı.

Salondaki tabakları gelişigüzel topladı. Çekmeceden çıkardığı battal boy siyah poşete, mutfak tezgâhının üzerinde ne varsa bir bir boca etti. Servis tabağındakileri, tepsidekileri… Poşetin ağzını büzdükten sonra üç sıkı düğüm attı. Geri kalan bulaşık yığınını ve çöpü öylece ortada bırakarak ağır ağır yukarı çıktı.

Odanın kapısını araladı; ışığı açmadan gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Narin parmaklarını karnının üzerinde gezdirirken iyileşmekte olan yara izlerine dokundu ve hazla titredi. Halının üzerine öylece bıraktığı kıyafetleri ayağıyla iteledi. İpek sabahlığının kuşağını sıkıca bağlayıp aynanın önüne oturdu. Dolunayın cömert ışığı odanın duvarlarını boyarken gözlerindeki şeytani pırıltı karşısında donup kaldı. Bir anlık şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra makyajını temizledi, topuzunu çözdü.

— Gerçeğinle yüzleşmeye mi gidiyorsun? dedi ses.

Cevap vermedi. Gecenin ıssızlığını bölen ağlama sesleri; kulağında, kalbinde, beyninde, her yerde yankılanmaya başladı. Zamanı gelmişti. Konsolun sağ çekmecesini açtı. Elini uzatmasıyla anahtarı bulması bir oldu.

Çekmeceyi kapatırken:

— Her gün yonttuğun bu heykelin ardına saklanmaktan bıkıp usanmadın mı? Merak ediyorum, içinde bir parça insanlık kırıntısı kaldı mı?

Parmaklarının arasından sızan kana aldırmadan odadan çıktı. Merdivenleri hışımla indi. Duraksadı; cesaretini topladıktan sonra anahtarı kilidin yuvasına yerleştirdi. Kapının gıcırtısına karışan ağlama sesi daha da yakından duyulmaya başladı. Işığı açtı. Rutubet, toz, örümcek ağlarıyla büyülü bir orman gibi görünen bodrum katına uzanan basamakları koşar adım indi.

Derin dondurucunun kapağını açtı. Kışlık malzemelerin hemen altından kendini gösteren sonsuzluğu hayranlıkla seyretti. Uyandırmaya kıyamadığı bu mucizeyi kollarına aldı. Dolgun yanaklarını, biçimli dudaklarını, gözlerindeki okyanusu saklayan kıvrımlı kirpiklerini usul usul okşadı. …Sesler susmuş, huzur evin yolunu bulmuştu. Kutsal emanetini incitmeden yerine yerleştirdi. Kapıyı kilitlerken yaşadığı bu mucizevi anı kutsamak için yatak odasına çıktı. Sağ çekmeceye anahtarı bıraktı, sol çekmeceyi açtı. Aradığını bulmuştu. Kuşağını çözdü. Omuzlarından süzülen ipeğin ardından açıkta kalan karnının yansımasına baktı.

— Şimdi sana ne kadar insanlığım kaldığını göstereceğim, dedi.

Çatlak bir suskunluğun cılız sesine kulak asmadan; önce yakıp sonra tatlı tatlı içini hoş eden hislerin, beyaz teninde açtırdığı kırmızı güllere gururla baktı.

— Biliyor musun, aslında ölüler de kanar. Öldüklerinin farkında olmadan.

Biliyordu…

8. sayıdan

Similar Posts

  • Ben Filistin, Gazi Yolcu

    Ben Filistin…Gökyüzünü hep gece görürNapalm bombasından kömürleşmiş gözlerim. Ben Filistin…Doksan yaşında bir ihtiyar,18’inde bir genç,Yeni doğmuş bir bebeğim.Yıkıntılar arasında arar durur oyuncağınıEnkaz kalıntısı ellerim. Ben Filistin…Her dakika yanar, her saniye erir bedenim.Yeter, son bulsun artıkRahat koltuklarınızdan izlediğinizMelodramlar, ajitasyon yalanları.Ben dize gelmez gerçek bir trajediyim!Sussun bütün beşerî ve süslü kelimeleriniz.Yeter!Duyulsun tarih kadar gerçek sözlerim. Ben Filistin…Anasıyım…

  • ANTAKYA GASTRONOMİSİ VE DEPREM, Fahir Abacı

    Kadim Antakya mutfağını yaşatan giz bir şifre içermektedir. Bu şifreyi içeren mutfak kültürü olmasa Antakya çoktan yok olurdu. Şifre bir gizi içeriyor doğru, bu giz bizi araştırmalara ve bizi bugüne taşıyan sebeplere ulaşmaya zorlayandır. İşte bu giz Sümerlerden günümüze kadar gelebilen ve beş bin yıldır yok olmayan mutfak kültürümüzü içeriyor. Antakya’nın var olmasının mayası mutfağımızdaki…

  • Kapı, Meral Kutluğ

    Gözlerini açtı. Hiçbir şey göremiyor gibiydi; elleriyle ovuşturdu, göz kapakları sarkık ve buruşuktu. Hava henüz aydınlanmamıştı. Başucundaki komodinin üzerinde, ilaç kutularının yanında duran, kalın camlı gözlüğü taktı. Zorlukla doğrulup bacaklarını aşağıya sarkıttı. Ayakları iri ve sıskaydı. Parmakları uzun ve çirkin görünüyordu. Eskiden de böyle miydi acaba? diye geçirdi aklından. Bu çirkin ayakları görmemek için mümkün…

  • AŞKIN GÜZÜ, Arda Eren Karasu

    Anlamsız kalır şu beş günlük ömrüm,Gelmeden seninle göz göze.Yükseliyor göğe yavaşça gönlüm,Konuşurken seninle yüz yüze. Ne yapsan, kalbime hep bir zulüm,Eriyor ettiğin her bir söze.Gelsin alsın beni şu kasvetli ölüm,Kalbim dönsün koca bir güze. Bu kalbin karanlığı ebedidir,Ama senin tek bakışın bitirir.Işıklar yanar ansızın içimde,Bıraktın beni şimdi şuracıkta. Kalbim kaldı bomboş, açıkta,Kitleyemiyorum,Anahtarı unuttum gönlünde. (*)…

  • BASKI, DUMAN YALNIZLIK, Aslıhan Tüylüoğlu

    Yanımda bir sigara başka kimse yok beklenenGözlerim daha ne kadar dayanır aldanmayaYüreğim şimdiden kurak, çöl oldu geçtiğim yerSevda da bir yudumdu, susuz geçilir hasrete. Denemedi demesinlerYürümedi bir yangının içindenHer şey bir şeydir en sonundaHer Leyla ayrı bir geceGittim simsiyah yazgısının peşindenÖlene kadar dik kalbim, doğan güneşe karşı. Sarhoşluktu içkisini içmeyenYalnızım alın artık başımdan bu kızıÇılgın…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir