KAYNAR TADINDA LOHUSALIK
KAYNAR: MIĞLE
Kaynar tadında diye adlandırdım çünkü insan belleğinde bazı tatların; kokusu, mutfağın sıcaklığı, hazırlayan ellerin hikâyesi kalır…
Kaynar :”Mığle” kaynamış, kaynatılmış anlamına gelen bu sözcük iki dilli Antakya’mın hatırasıdır.
Otuz bir yıl önce, ikinci lohusalığımda kayınvalidemle birlikte mutfağa girmiştik. Belki o gün yalnızca bir içecek hazırlamadığımızı; aslında anneden kıza, kayınvalideden geline geçen eski bir geleneği sürdürdüğümüzün farkında değildim. Ama o keyifli telaş, tencere başında geçirdiğimiz saatler, halen zihnimde sıcacık bir anı olarak duruyor.
Kaynar, özellikle doğumdan sonra lohusalık süreci boyunca içmesi ve gelenlere sunulması için hazırlanırdı. Yeni doğan bebeğin ve annenin etrafında biriken sevincin bir parçası olurdu. Lohusa anne yalnız bırakılmaz; gelen her misafir bir iyi dilek, bir dua, bir geçmiş olsun ve göz aydınlığı getirirdi. Kaynar da bu ziyaretlerin ikramıydı.
Üzerine bolca kırılmış ceviz serpilir, isteğe göre biraz tarçınla tamamlanırdı. Porselen çay fincanlarında yanında acıbadem veya Hindistan cevizli koko kurabiyesi ile sunulan bu içecek, aslında evimizin bir “Hatırımızı aldınız, sevincimizi paylaştınız, hoş geldiniz” deme biçimiydi.
Kayınvalidemden kaynarın nasıl hazırlandığını öğrenmek istiyordum. Bebeğimi uyuttuktan sonra yanına mutfağa geçmiştim. Kayınvalidem mutfağa benden çok daha hâkimdi. Eşime sipariş ettiğimiz, aktardan alınan malzemeleri birer birer çıkarırken ben onu izliyordum. Beş çubuk tarçın, bir parça zencefil, on iki adet karanfil, beş tane kakule, bir parça zerdeçal, beş tane yenibahar, yarım çay kaşığı rendelenmiş muskat, bir parça havlıcan, bir tutam çekilmemiş rezene…
Bir de ona o güzel kırmızı rengini veren lohusa şekeri…
Not alıyordum, hiçbir ayrıntıyı atlamadan.
Baharatları doğrudan tencereye atmıyordu. Temiz bir tülbentin içine koyarak, tülbenti bohça gibi bağladık birlikte. Bağladığımız yer tencerenin dışında kalacak şekilde kapağa sıkıştırdık. Böylece baharatlar suya aromasını bırakacak, taneler tencerenin içinde dağılmayacaktı.
Sonra büyük tencereye yaklaşık dört litre su ekledik ve kaynamasını beklemeye başladık. Aceleye gelmez bu işler. Emek, sabır ister; özleşmek, sözleşmek ister.
Kısık ateşte, ağır ağır kaynadı. İlk iki saat baharatlar suyla buluşup aromasını suya ve kokularını havaya bırakıyordu. Mutfak yavaş yavaş başka bir yere dönüşüyordu. Tarçının sıcak kokusu, karanfilin keskinliği, zencefilin ferahlığı, havlıcanın kendine özgü aroması…
Size o kokuyu, bu yazıyı yazarken duyumsatmayı çok isterdim.
Çünkü kaynarın en güzel taraflarından biri, daha tadına bakmadan önce kendisini kokusuyla duyurmasıdır.
İki saatin sonunda tencereye yaklaşık iki su bardağı şeker ekleyerek yine kısık ateşte kaynamaya bırakmıştık. Toplamda yaklaşık dört saati bulan bu uzun kaynama, kaynarın sabır isteyen tarafıydı. Şeker miktarı ise damak zevkine göre kaynarken ayarlanmalıydı.
O gün kayınvalidem tencerenin başında dururken ben de bebeğimin sütünü verip tekrar mutfakta alıyordum soluğu. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemiyordum. Bir geleneğin pişmesine tanıklık ediyordum.
Bir kadın, doğum yapmış başka bir kadına kaynar hazırlıyor; gelenler bir bardak içip bebeğin sağlığına, annenin iyiliğine güzel sözler söylüyordu. Kırk gün boyunca aynı ritüelin sürmesi, aslında doğumun yalnızca bir bebeğin dünyaya gelmesi olmadığını anlatıyordu bana. Bir anne bir anneyi yeniden doğuruyordu. Çünkü ona da kayınvalidesi el vermişti. Nitekim bir aile büyüyordu, ev değişiyordu ve o değişimin etrafında bir topluluk oluşuyordu.
Halk arasında lohusa şerbeti olarak anılan bu özel içecek baharatları nedeniyle bir çeşit kış çayını da andırır. Tarçın, zencefil, karanfil, kakule, zerdeçal, yenibahar gibi baharatlar ona hem güçlü bir aroma hem de insanın içini ısıtan bir özellik verir. Lohusa döneminde ise geçmişten gelen geleneksel inanışlarla annenin sütüne gürlük vermesi, içini ısıtması ve iyi hissettirmesi amacıyla hazırlanırdı.
Diğer yandan kaynarın insanı iyileştiren gücü baharatların yanı sıra; birinin sizin için saatlerce bir tencerenin gidişatıyla ilgilenmesi, bir bebeğin dünyaya gelişini kutlamak için kapının çalınması, bir komşunun, akrabanın elinde küçük bir tabakla gelmesi, bir büyüğün “Anne de iyi olsun, bebek de” diye dua etmesi…
Ve bütün bunların arasında yükselen tarçın kokusu…
Kaynar piştiğinde bardaklara sıcakken doldurulur. Üzerine bolca kırılmış ceviz eklenir. Kaynarın üzerine serpilen ceviz besleyici yağlar ve mineraller açısından değerlidir. Kullanılan bazı baharatlar da antioksidan bileşikler içerir.
İçilen bu çayın ilk yudumunda baharatların sıcaklığı, ardından cevizin tadı gelir.
Eğer ertesi gün yine ikram edilecekse, cam kavanozda korunan kaynar tekrar ısıtılır. İçecek demlenmiş ve koyu ise üzerine sıcak su eklenerek küçük bir cezvede ayrıca kaynatılıp ikramın devamı sağlanabilir. Böylece bir tencere kaynar, evimizin misafirlerine günlerce eşlik eder. Bu ikramı sadece kırkıncı günde mevlit okutup yapanlar da var. Sürdüren de.
Hasılı:
Tencerenin başında iki kadın…
Aramızda kaynayan baharatlar…
Evin içine yayılan tarçın ve karanfil kokusu…
Ve bir bebeğin doğumuyla yeniden kurulan hayat.
Aitlik duygusu ve misafirperverlik…
Belki de unutulmaya yüz tutmuş tatlarımızı yeniden hatırlamamızın nedeni tam olarak budur. Bazı yemekler ve içecekler yalnızca damak tadı değildir. Onlar bizim geçmişimizdir. Kadınların birbirine el verdiği günlerdir.
Doğumun, düğünün, bayramın, yasın, misafirliğin etrafında örülen görünmez bağlardır.
Bir tencere kaynar, aslında bir aile hikâyesini kaynatır.
Ve o hikâyenin kokusu, yıllar sonra bile insanın burnuna gelir.
Kaynar tadında bir lohusalık…
Kayınvalidemin ellerinden bana kalan sıcak bir hatıra.
Şimdi ise bize düşen o tencereyi yeniden ocağa koymak; kaynarı ve taşıdığı kültürü de yeniden gelinimizle, kızımızla kaynatmak, onlara usulüyle aktarmak ve hayatın tadına varmaktır.
Neslihan Kanuncu Seçkin