Seyahat(name)lerdeki Antakya- 49, ANDRE THEVET
André Thevet

André Thevet (1516 – 23 Kasım 1590), 16. yüzyılda Yakın Doğu’ya ve Güney Amerika’ya seyahat etmiş Fransız Fransisken rahibi, kâşif, kozmograf ve yazardır.
Amerika kıtasında özellikle Brezilya’da araştırmalar yapmış, gözlemlerini aktarmıştı. “iyi eğitim görmüş, gerçeklere sadık gözlemciler olan gezginlerin yeteneği ile eşi bulunmaz zenginlikte hem de güvenilir bir bilgi hazinesi sağlamıştır.”
Gezdiği gördüğü yerleri anlatımında “efsane yazmakla” eleştirilen biriydi.
En önemli eseri, The New Found World, or Antarctike adlı kitaptır. Bu eser, farklı kaynaklardan derlenen bilgileri ve kendi deneyimlerini bir araya getirerek, günümüzde Rio de Janeiro yakınlarında bulunan Fransız yerleşimi “France Antarctique”teki yaşantılarının birinci elden anlatımı olduğu iddiasını taşır.
Akdeniz üzerine en önemli çalışmalardan birini yapan Fernand Braudel tütünün Avrupa’ya Thevet sayesinde geldiğini söyler.
Thevet bir önemli gezisini de Doğu Akdeniz üzerine yapmış, bu gezi kapsamında Antakya’ya da uğramıştır. Dopu Akdeniz gezi gözlemlerinden oluşan kitabı Cosmographie du Levant 1556 yılında Lyon’da yayımlanmıştır.
Eserin özgün adı oldukça uzundur ve şu anlama gelir: “Levant’ın Kozmografyası; Türkiye, Mısır, Kutsal Topraklar ve Doğu bölgelerinin birçok özelliği ve ilginçliği üzerine”.
Bu kitapta Thevet, İstanbul, Antakya, Mısır, Kudüs, Rodos, Girit gibi bölgeleri anlatır; Osmanlı yaşamı, halklar, gelenekler, kıyafetler, mimari ve antik kalıntılar hakkında gözlemler aktarır.
Cosmographie du Levant 16. yüzyılda Fransızların Osmanlı dünyasına bakışını göstermesi, erken modern seyahat edebiyatının önemli örneklerinden biri olması, metin yanında çok sayıda gravür, çizim ve tasvir içermesi, Levant coğrafyasını Avrupa’ya tanıtan erken kaynaklardan sayılması gibi özelliklerinden dolayı önemlidir.
Thevet için Antakya ise Osmanlı dönemindeki Doğu Akdeniz ağları içindeki yerini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Thevet, Antakya’yı hem tarihî hem de dinsel hafızası güçlü bir geçiş noktası olarak görür.
Bu yazıda yararlanılan kaynak 1575 yılında Paris’te yayımlanan kitaptır.
Bu kitap toplam 1015 sayfadır ve Antakya sözcüğü 17 kez geçmektedir. Bu yazıda önemli görülen yerler alınmıştır sadece.
Antakya kitapta ilk kez “Lübnan Dağı, Halep ve Antakya Şehirleri ve Marunî Mezhebi Hakkında”

isimli 12. Bölüm’de geçer.
“Şam’dan ayrılıp dağın eteğine vardığımızda, sol tarafta Fenike’yi, sağ tarafta Apamea’yı bırakarak Lübnan Dağı’nı ziyaret edelim. Bu dağın yüksekliği öyledir ki tepesi yıl boyunca karla kaplı ve beyaz görünür; bu yüzden adına iki kez “beyaz” anlamına gelen Liban denmiştir.
Lübnan Dağı, Suriye Trablusu yakınlarında denize kadar uzanır; ardından Antiliban Dağı Fenike yönüne doğru ilerler ve Şam’a kadar uzanarak Arabistan’a komşu dağlara bağlanır.
Bu dağlar kısır değildir; vadilerinde ve eteklerinde birçok güzel şehir bulunur. Fenikelilere ait olanlar arasında, Suriye’nin başkenti ve metropolü sayılan şehirler vardır. Bunların başında Diarbech gelir; oradan Amanus Dağı’na doğru gidilir. Buradan çıkan Orontes Nehri (Asi Nehri) Antakya şehrinden geçer.
Burada bir zamanlar Emisse adıyla anılan Emes şehrini görürsünüz; Suriye’nin İncil öğretisiyle aydınlandığı dönemde bu şehir büyük ün kazanmıştır.
Ayrıca eskiden çöl içinde kurulmuş olan ve bugün hâlâ önemli bir prenslik sayılan Palmira şehri vardır. Şam’dan yaklaşık on iki ya da on üç fersah uzaklıktadır. Halk arasında bu şehrin Kral Süleyman tarafından kurulduğu söylenir. Bugün orada hâlâ bazı kalıntılar, yıkıntılar ve Arapların “Thadam” dedikleri birkaç yapı görülür.
Bu dağ bizim Latin yazarlarımız arasında da çok ünlüdür. Çünkü rivayete göre Süleyman, Tapınak için gerekli sedir ağaçlarını buradan kestirmiştir…”
Genel bir coğrafya bilgisi verdiği satırlarda şu şekilde yer alır:
“Şam bölgesinden sonra, daha kuzeydoğuya doğru, Diyarbekir Krallığı yönünde Kommagene bulunur. Bu bölge, Amanos Dağları’ndan başlayarak batıda Fenike denizine kadar uzanır; doğuda ise sınırını Fırat Nehri oluşturur.
Bu ülkenin en ünlü şehirleri: Antakya, Suriye Seleukia’sı (o dönemde Soldin adıyla anıldığı belirtiliyor), ve Laodikeia’dır”
“Bölgenin en meşhur nehri ise Asi Nehri’dir”.
Thevet, bu nehrin Mezopotamya’dan geldiğini ve Perslerin buraya “Bin-el naharaim” dediğini söyler. Nehrin bir süre yer altında kaybolduğunu, sonra yeniden ortaya çıkarak Kommagene’de Apameia yakınlarında aktığını anlatır.
Kitapta Antakya’dan söz edilen bölümlerde yer alan bir resim. Doğrudan Antakya ile bir ilgisi yoktur. Yakın bir coğrafyayı tasvir etttiği için dönem hakkında bir fikir vermesi amacıyla buraya alınmıştır.
Ayrıca, Seleukos Nikator gibi Büyük İskender’in halefi olan Suriye krallarının burada büyük ahırlar kurduklarını; beş yüz fil ve sayısız at beslediklerini aktarır.
Thevet, bütün bu bölgenin eskiden Koele Suriye ya da “Seleukis” olarak adlandırıldığını da ekler. Günümüzde ise Kommagene’nin Amanos Dağları çevresini kapsadığını ve diğer taraftan Şam bölgesiyle birleştiğini söyler.
Son olarak, bu bölgenin içinde zengin Halep şehrinin bulunduğunu belirtir.
“Surlar boyunca sardalya ağları (ya da balıkçılıkla ilgili düzenekler) ve çevrelerinde Hristiyanlar tarafından yapılmış çok sayıda bağ görürsünüz. Ayrıca burada yetiştirilen iyi meyveler ve otlar, bizim buralarda olduğu gibi pazara götürülmektedir.
Bu bölgelerde Tanrı’nın sözünü ilk duyuranlardan biri, Yakub adlı bir kişiydi. Kendisi ülkenin eski ve zengin ailelerinden geliyordu ve Pers İmparatorluğu krallarının gözdesiydi. Halkın büyük bölümünü Hristiyanlığa döndürdükten sonra, Antakya ile Halep arasında şehit edildi.
Bu iki şehirden yaklaşık iki günlük mesafede başka küçük yerleşimler ve harap olmuş köyler vardır. Bunların arasında barbarların “Farrow” dediği eski bir kale de bulunur.”
Thevet, burada görülen ve çoğu silinmiş durumda olan Latin yazılarından dolayı, bu kalenin Latin Hristiyanlar tarafından yapıldığını düşündüğünü söyler.
“1040 yılında, bu Küçük Asya eyaletlerinin her birinde birçok Sultan ya da ‘Soldan’ ortaya çıktı; oysa daha önce başlangıçtan beri Halife tarafından atanmış yalnızca tek bir yönetici bulunuyordu.
Hiçbir şeyi eksik bırakmamak için şunu da bilmeniz gerekir ki, Halifeler hem en yüksek dinî lider hem de hükümdar gibi hareket ediyorlardı. Eyaletlere valiler ve görevliler atıyorlardı; bunlara “Sultan” deniyordu. Bu sözcük aslında “vekîl”, “naip”, “vali” ya da “yönetici” anlamına geliyordu. Ancak zamanla bu unvan krallık anlamı kazandı ve sonunda doğrudan “kral” anlamında kullanılmaya başlandı.
Bu nedenle Halife, yeni ortaya çıkan Şam, Halep, Hamas, Mısır, Kudüs, Beyrut ve Antakya gibi şehirlerin sultanları tarafından tanınmak istedi. Ancak zamanla bunların hepsi birbirleriyle çatışmaya girdiler ve Halife’ye olan bağlılıktan ayrıldılar.
Aynı dönemde, İskenderiye Sultanı Selim adlı hükümdar, Mısır’ın ilk halifesini öldürdü ve Baudras’taki halifenin desteğini ve yardımını kazanabilmek için yeniden ona bağlılığını bildirdi.
Bu bölünmeler, Afrika ve İspanya’daki Müslümanların en güçlü olduğu dönemde meydana geldi. O zamanlar kim bir şehri ele geçirebilirse, kendisine kral unvanı veriyordu.”
Thevet burada özellikle bazı çağdaş yazarlara karşı çıkar. Özellikle François de Belleforest’un, çeşitli yazarlardan topladığı söylevler kitabında “Büyük Antioche”yi hâlâ Doğu’nun en güçlü, en kalabalık ve en zengin şehirlerinden biri gibi göstermesine itiraz eder. Thevet, buna hiçbir zaman inanmayacağını söyler; hatta kendi seyahatinden sonra şehir yeniden inşa edilmediyse, kimsenin onu buna inandıramayacağını belirtir.
Suriye eyaletini şöyle anlatır:
Suriye eyaleti bir beylerbeyine bağlıdır ve bu beylerbeyine bağlı on iki sancak bulunmaktadır. Bunlar arasında:
(..., Antep, Antakya, Halep, Hama Kudüs ... sayılmaktadır.)
“A. Thevet’in Evrensel Kozmografyasının Yedinci Kitabı” isimli alt başlıkta ise:
“Türkler tarafından ele geçirilen, Yahudilerin Cethim adını verdiği Kıbrıs Adası üzerine” yazan bölümde
“Doğu tarafında ada, Suriye Denizi ile son bulur; burada eskilerin “Chides” dediği Aziz Andreas Burnu bulunur. Burası altmış yedi derece otuz dakika boylam ve otuz beş derece elli dakika enlemde gösterilmektedir.”
Kuzeye doğru kıyıyı izlediğinizde bölge, Carmania Boğazı’na kadar uzanır ve Antakya sanılan, fakat aslında Kilikya’da bulunan “Antiocherte” şehrine bakar. Bu şehir, Toros Dağları’ndan çok da uzak değildir. Thevet, bazı kişilerin burayı gerçek Antakya ile karıştırdığını belirtir.
Özetle, adanın doğu kısmına eskiden “Salaminie”, batı tarafına “Paphie”, güney kısmına “Amathulie”, kuzey bölümüne ise “Lapithie” denirdi. Bu adlar, adanın bölündüğü eyaletlerin başkentlerinden gelmektedir.
Ada yaklaşık yüz elli fersah çevreye, seksen fersah uzunluğa ve buna yakın bir genişliğe sahiptir. Thevet’e göre bu ölçüler bile onun güzelliğini, zenginliğini ve verimliliğini göstermeye yeterlidir.
Adanın adı da zaman içinde değişmiştir. Bunlardan biri “Ceraste” adıdır; bunun nedeni adanın çok “boynuzlu”, yani çıkıntılı burun ve yarımadalara sahip olmasıdır.
Kitabın 221. sayfasında yer alan pasajda Thevet çok önemli bir noktaya dikkat çekiyor:
Antik dünyada “Antioche” adı taşıyan birden fazla şehir bulunduğunu söylüyor. Özellikle:
Pisidia Antiokheia’sı, Kilikya’daki Antioche, Antakya (Suriye Antiokheia’sı) arasındaki karışıklığa vurgu yapıyor.
Notlar:
“Suriye’de, Karamania’da ve Satalia bölgesinde aynı isimli beş-altı şehir vardır” diyor.
Bunların çoğunun Büyük İskender sonrası Seleukos hanedanı tarafından kurulduğunu anlatıyor.
“Bu Antioche’ye Pisidia lakabı verilmişti” diyerek Pisidia Antiokheia’sını ayırıyor.
Romalıların bu şehre sonradan “Caesarea” adını verdiğini söylüyor.
Bir başka Antioche’nin Kilikya’da, deniz kıyısında bulunduğunu belirtiyor.
Ardından Aziz Eustace’ın Antakya Patriği olduğundan söz ediyor.
Sonrasında Aziz Pavlus ve Barnabas’ın yolculuklarını anlatıyor.
Anlattıkları aslında yalnızca bir şehir anlatısı değil; Thevet’in: tarih, coğrafya, İncil coğrafyası, antik kent isimleri, Osmanlı dönemi yer adları arasındaki bağlantıları açıklamaya çalıştığı bir “coğrafi yorum” bölümü ve aynı zamanda 16. yüzyılda Avrupalı seyyahların Antakya’yı hâlâ klasik antik coğrafyanın merkezi referanslarından biri olarak gördüğünü gösteriyor.
Aşağıdaki saturlarda Hristiyanlık coğrafyası ve bu coğrafyda Antakya’nın kapladığı alan hakkında anlatımları vardır Thevet’nin.
“Timotheos, Lystra’lıydı ve Aziz Pavlus’un öğrencisi ile kutsal piskoposu oldu. Yahudilere vaaz verebilmek için, Candiotlar’ın istemesine rağmen sünnet edildi; daha sonra da Efes piskoposu oldu. Bunun yanında Gaius da Havari’nin hizmetindeki yoldaşlardan biriydi. Aziz Pavlus, Asya ve Avrupa’dan başka kişileri de yanına almıştı ki bilgili ve iyi yaşayışlı kimseleri oralara gönderip İncil öğretisini yerleştirebilsin.
Nitekim Beroia’dan Sopater’i; Selanik’ten Aristarkhos’u; Korint’ten Erastos’u; Küçük Asya’dan ise Tychikos ile Trofimos’u aldı. Ayrıca yanında sürekli bulunan Silas’ı Antakya’ya, Aziz Luka’yı ise İncil’i yaymak üzere başka yerlere gönderdi.
Böylece Asya’nın gerçekten İncil öğretisiyle donatıldığını ve havarilerin burada dinin saflığını bizzat gösterdiklerini görebilirsiniz. Buna rağmen bugün Hristiyanlığın ancak yüzeysel biçimde sürdüğünü, Kutsal Yazılar’ın ise neredeyse unutulduğunu söylemek gerekir. Dahası, Hristiyanların cehaletini ve inançsızların ne kadar büyük bir kısmının bizim inancımızla alay ettiğini görmek insanı üzmektedir.”
“Göksel kudret” diye adlandırılan ve küçük tanelere dönüşen bir madde vardır; ağaçların ve kayaların üzerinde bulunur. Levant’ta bunu dükkânında bulundurmayan küçük bir eczacı bile yoktur. Bunun gökten düşen bir sıvı olduğu düşünülür. “Bazıları, Hirkania’dan gelen kuru ve arıtıcı bir rüzgârın bu sıvıyı tanecikler hâline getirdiğini söyler; tıpkı benim Arabistan’da ve hatta Kalabriya’da gördüğüm manna gibi. Bu madde bal kıvamındadır ve beyazla sarı arasında bir renge sahiptir.
İşte bu nedenle Kral Antiochus Soter —havanın sağlığı, toprağın verimliliği ve bölgenin her türlü zenginliğiyle ünlenmiş olmasından dolayı— bu bölgeyi çok sevmiş ve yalnızca kendi zevki için çevresini surlarla çevirtmiştir. Ardından kendi adını verdiği Antakya şehrini kurdurmuştur; bu şehrin kalıntıları bugün hâlâ görülebilmektedir.

Ancak ölümünden önce planladığı işleri tamamlayamadığı için şehir eksik kalmıştır. Aynı durumun Filistin’de de yaşandığı söylenebilir; çünkü bugün orada gerçekten bağ bulunduğunu söylemek güçtür, her ne kadar ben araştırmak için büyük çaba harcamış olsam da.
Buna rağmen bazıları bu ülkenin çok iyi şaraplar verdiğini söyler; hatta üzüm salkımlarının bir buçuk kulaç uzunluğunda olduğunu anlatırlar. Ancak Thevet buna inanmadığını belirtir. Papa II. Pius’un bu konuda yazdıklarını da eleştirir ve onun bu bilgileri Strabon’dan aldığını söyler. Ayrıca bazı modern yazarların da kendi abartılı anlatılarıyla insanları yanlış yönlendirdiğini ifade eder.
Thevet’e göre aslında bu ülke bağcılık için çok uygun değildir; çünkü kuzeyden gelen soğuk rüzgârlar üzüm yetişmesini engellemektedir.”
Thevet burada, Mısır sultanlarının Filistin şehirlerinde yaptırdığı kanalları örnek gösterir. Bu kanalların izlerinin kendi döneminde hâlâ görülebildiğini söyler ve özellikle:
Şam, Halep, Antakya gibi şehirlerdeki su kanallarını anar.
Andre thevet’in Kozmografya isimli kitabı pek çok araştırmaya da konu olmuş, hakkında kitaplar yazılmıştır. O kitaplardan biri de Jean Adhémar’ın kaleme aldığı “Frère André Thevet: grand voyageur et cosmographe des rois de France au XVIe siècle” ya da Türkçe karşılığı ile “Rahip André Thevet: 16. Yüzyılda Fransa Krallarının Büyük Gezgin ve Kozmografı”. Bu kitabın seyyah ve Antakya bağlamında karşılaşabileceğimiz en önemli özelliği de Andre Thevet’nin ülkesine dönüş zamanında Antakya’nın son durak olduğudur. ““Kutsal Topraklar’dan sonra Antakya’ya geçen Thevet, oradan deniz yoluyla yeniden Fransa’ya döner.” der.
Bu dönüş yolundaki Antakya’dan anlaşılması gereken elbette İskenderun Körfezi ya da Samandağ Limanı olmalıdır. Daha önceki birçok seyyahtan da biliyoruz ki özellikle 16. yüzyıl seyyahları için ziyaret edilen kent çoğu zaman
hinterlandı ile birlikte anılıyordu. Yakın limanlar da o şehre ait gibi anlatılıyordu.
Yukarıdaki görsel özellikle Antakya üzerine yaptığı değerli gravürlerle tanınan William Henry Bartlet tarafından üretilmiş bir Samandağ gravürü.
9. sayıdan