ANADOLU’DA TANİN, Duran Yaşar

“Tanin”in sözlük anlamı: tanin: /Arapça, isim / (Ses) Çınlama, tınlama.

Bilindiği gibi, 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilir. Otuz iki yıllık II. Abdülhamit zulmü sona erer. Artık, devlet yönetiminde İttihat ve Terakki söz sahibidir.

Osmanlı’da biri bitmeden biri başlayan savaşlardan Anadolu insan gücünü yitirmiş, sürüler çobansız, tarlalar sabansız kalmıştır. Bu çaresizlikler yetmiyormuş gibi, Osmanlı’nın borçlarını tahsile yetkili, Reji Yönetimi sülük gibi, halkın kanını emmekte…

Anadolu’da yoksulluk diz boyu. Cehalet, hurafe, salgın hastalıklar almış başını gidiyor!… Anadolu insanı bite pireye, sağlığı üfürükçüye, ekonomisi köy ağasına, tefeciye, mültezime teslim! Yollar, dağ başları hırsız, asker kaçakları, eşkıya dolu. Devlet, can ve mal güvenliğini sağlamada yetersiz kalıyor.
*
Tanınmış gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın (1875 / 1957) Tevfik Fikret ve Hüseyin Kậzım ile birlikte Tanin Gazetesi’ni kurar. Gazetenin başyazarlığını H. Cahit Yalçın üstlenir. İttihat ve Terakki’nin siyasi alanda ateşli savunucusu olur. Zamanla Tanin Gazetesi İttihat ve Terakki ile özdeşleşir ve onun yayın organı olarak tanınır.

Tanin Gazetesi, muhabir Ahmet Şerif’i köylere, kasabalara, en ücra yerlere kadar giderek halkla birebir, yüzyüze görüşerek yazmak üzere Anadolu’ya gönderir.

Ahmet Şerif’in Anadolu’ya gönderiliş nedenini Tanin şöyle açıklar:

“İstanbul’da hepimiz bir siyaset illetine uğradık. İşimiz gücümüz, konumuz konuşmamız hep siyasetle ilgili. Halbuki biz birtakım iktisadi, mali, toplumsal ve tarımımızı ilgilendiren sorunlar karşısında bulunuyoruz. Taşralar ne durumdadır? Köylüler ne yapıyor? Ne istiyor? Memleket neye muhtaçtır? İşte birtakım sorular ki, bunlara cevap verebilmek için taşralara, ta köylere varıncaya kadar gidip her şeyi gözle görmek, köylüyü dinlemek, incelemek gerekir.

Bu incelemeleri yapmak üzere Anadolu’ya yazarlarımızdan birini gönderdik. Bütün Anadolu’yu dolaşacak, gördüklerini mektuplarla bildirecektir.”
*
Kitabın içeriği kadar da Ahmet Şerif ilginç bir kişiliktir.

1909’un ulaşım, yol koşulları, bir o kadar da yollardaki can güvenliğinin olmayışı düşünülecek olursa Ahmet Şerif’in yaptığı işin katlanılabilir bir iş olmadığı kolayca anlaşılır. Olağanüstü bir cesaret ve özveri gerektiren bir iştir. Yollar, dağ bayır eşkıya, hırsız, asker kaçaklarıyla kaynamakta. Her çalının, her kayanın arkasından, ıssız bir derenin içinden her an bir soyguncu eşkıya çıkması an meselesidir. Değil köyden köye, ilçeden ilçeye, ilçeden ile yolun olmadığı bir Anadolu… Hemen her yere at sırtında giderek, hanlarda, kahvelerde yatarak, yarı aç, yarı tok Anadolu’yu baştanbaşa gezmek anlatıldığı gibi kolay olmasa gerek. Yan tutmamak, etki altında kalmamak adına kimsenin sofrasına oturmaz, teklifini kabul etmez. Ahmet Şerif, yalnız Anadolu’yu değil, Balkanları, Suriye’yi, ayrıca Arnavutluk’u da gezer. Kitap, okuyucu üzerinde ikinci bir Evliya Çelebi izlenimi uyandıracaktır.

Ahmet Şerif, Tanin’den ayrıldıktan sonra bir süre Eskişehir’de kalır; sonra Bursa’ya yerleşir. Bursa’da küçük bir iskan memurluğu ile geçinir. İki yıl kadar yatağa bağlı olarak yaşar. 07 Ağustos 1927’de vefat eder. Ahmet Şerif’in Maçka Mezarlığı’ndaki mezar taşı kitabesi:

“Vicdanını kendine rehber edinerek mevcudiyetini vatanının teậlisine (yükselmesine) vakf ile (adayarak) bu uğurda ufủl eden (ölen) Tanin muharrirlerinden Anadolu’da Tanin Ahmet Şerif doğduğu tarih 1883 öldüğü tarih 7 Ağustos 1927”
*
Anadolu’nun gerçekçi görünümünü çizmek üzere yola çıkan Ahmet Şerif’in ilk yazısı 06 Temmuz 1909 tarihlidir. Bursa’dan yazar. Çerkeş’ten yazdığı son mektupsa 18 Ocak 1914 tarihlidir.

Deyim yerindeyse “Ham çarık, demir asa” düştüğü Anadolu yollarında ulaşım güçlüklerini, halkın beslenme yetersizliğini, doktor açığını, sağlık sorunlarını, mahkemelerin nasıl çalıştığını, devlet dairelerindeki dönen dolapları nesnel bir gözlemle not eder.

Ahmet Şerif gittiği her yerde öncelikle hükümet konağına, mahkeme salonlarına, hapishanelere, okullara uğrayıp olup bitenleri aktarmaya çalışır. Taşra hükümet örgütünün nasıl işlediğinin, daha doğrusu nasıl işlemediğinin tablosunu çizer. Zaman zaman köylere kadar uzanır; köylülerin şikayetlerini dinler. Taşra hükümet örgütünün ileri gelenleriyle eşraftan kimselerin nasıl işbirliği yaparak köylüyü ezdiklerine kulak verir. Dinlediklerini yazıya döker.

GEZİDEN ALINTILAR

“Sındırgı, 31 Temmuz 1909”
“Bu köylü memuruna tapar, zorbalardan korkar ve her iki boyunduruk altında iniler. Mesela burada bir müftü var. Sahip olduğu koyun sürüsünü ağılın civarındaki köyün tarlalarına kendiliğinden sokar, istediği kadar zarar vermekten çekinmez, buna karşı köylü bağırıyor, fakat her ne sebepten ise, feryadını duyuramıyor. /…”

“Anadolu’da okul yok, mahkeme yok, gereken hükümet yok… Halkın yaradılışında iyi huyuna, erdemine dayanarak makine dönmeye çalışıyor, fakat görülüyor ki, her saat kuvvetinden kaybetmektedir. Halk zavallı, perişan, nereye gittiğinden habersiz… Cahilliğin pençesi altında eziliyor, ağır bir uyku uyuyor.” (s.29)

“Simav, 5 Ağustos 1909”
Muhabir, Simav’ın Dağardı nahiyesindeki can acıtan, yürek burkan açlık boyutundaki yoksulluğu anlattıktan sonra:

“Bu fakirlik ve sefaletin sonucunda ölüm olayları da meydana geldiği söylenmektedir. Hatta bundan bir ay kadar evvel Simav kasabasının Hisarardı mahallesinde bir kadının bir iki gün evinden çıkmaması ve bir çocuk haykırışı işitilmesi üzerine eve girilir ve kadının açlık sebebi ile öldüğü ve küçük çocuğun da annesinin göğsüne kapanarak memesini emdiği görülür.”

“Taşraların genel durumu budur. İstanbul’da debdebe ve tantana içinde yaşayan devlet adamlarımızın dikkatini ve insafını çekerim.” (s.33)

“Yalvaç, 3 Eylül 1909”
Yalvaçlı bir ihtiyarın anlattıkları: “Hürriyet şimdiye kadar bizim işittiğimiz bir laf değildi. Fakat bize söylenen sözlerden, bazı işlerden anlıyoruz ki, bu iyi bir şeydir. Bize bu sözler pek tatlı geldi, artık her şeyin düzeleceğini, vergilerin doğruluk ve kolaylıkla toplanacağını, köyden kanlı, katil, hırsızların terbiye edileceğini, askere giden çocuklarımızın senelerce aç, çıplak bekletilmeyerek vaktinde tezkerelerin verileceğini, memurların istedikleri gibi iş göremeyeceklerini, her şeyin değişeceğini zannetmiştik. Fakat hậlậ bir şey olmadı.” (s.46)

Yalvaç’ın Hisarardı Köyü ile Kızılca Mahallesi’nde çiçek salgını baş gösterir. Köylü devlete başvurur, kaymakam: “Paramız yoktur, aşı memuru nerden gelecek, sizin çocuklarınızda çiçek varsa ben ne yapayım” diyerek kovar. Günde on, on beş çocuk ölmeye başlayınca Isparta’dan aşı memuru getirtilir. Bir aydan beri 250-300 çocuğun ölmesi üzerine aşı memuru aşılayacak çocuk bulamaz. Daha önce belediye doktoruna baş vururlar. Doktor çok para ister.

İhtiyar sürdürür: “Köye jandarmalar, tahsildarlar gelir, köylü zaten misafir sevdiğinden bunları doyurmayı kendisine bir görev bilir. Fakat bu adamlar bununla yetinmezler, kuzu kestirirler, hayvanlarına zorla yem alırlar, köylünün her şeyinde gözleri vardır. Yerler içerler, beş para vermeksizin giderler. Jandarma kasabada oturmaktan ise günlerce köylerde gezmeyi canına minnet bilir. Çünkü bir para harcamaz, hatta geçende köye gelen jandarmalar bütün bunlardan başka içecekleri rakının parasını bile bize verdirmek istediler.” (s. 47-48)

“Efendi, hangi birini söyleyeyim, derdimiz bir değil, doğruyu anlamak istersen, hükümet bize bakmıyor, köylüyü düşünmüyor, bekliyoruz.” (s. 48)

“Şarkikaraağaç, 9 Eylül 1909”
Muhabirin Şarkikaraağaç’taki Pazar yeri gözlemleri: Sarıklı bir üfürkçü, elinde birçok sarı kậğıtla dolaşmakta. Muskalarının sihirleyici etkisinden, sıtma ve diğer en tehlikeli hastalıklara deva olduğunu, üzerinde bir muska taşıyana kurşun bile işlemeyeceğini söyler ve inandırır. Yarım saat içinde kadınlardan, çocuklardan, gençler ve sakallı ihtiyarlardan meydana gelen on beş, yirmi kadar müşteri bulur. Köylü altı saatlik yoldan getirdiği bir eşek yükü odundan aldığı iki kuruşu dini bir inançla muska parası olarak verir. Anadolu köylüsünün üfürükçü ve muskacılara tesliminin resmidir.

Muhabir Ahmet Şerif, Şarkikaraağaç’ta mahkemedeki bir duruşmayı izler. “Bir komediye benzeyen bu oyuna bakarak gülmek mi ağlamak mı gerektiğinden hayrette kaldım.” der. Okuma yazması olmayan jandarma çavuşuna mahkemde savcı görevi verilmiş. Çavuş, “Ben jandarma çavuşuyum, savcı filan değilim, mahkeme, kanun nedir bilmem, bana zorla bu görevi göreceksin diyorlar, fakat benim bir şeyden haberim yoktur” diye bağırır. (s.58)

65-70 yaşlarındaki mal müdürü. Pantalon yerine giydiği geniş donu da canı istediğinde çıkarır, iç donuyla oturur. (s.58)

Tapu dairesi daha başka bir alem, “Bütün defterler kazıntı, silinti içinde, sayfalar yırtılmış, kopmuş perişan bir durumda… Kayıtlar değiştirilmiş, Hasan’ın bilgisi olmaksızın üzerine kayıtlı bulunan malları Hüseyin’e ferağ edilmiş ki, bu gibi durumlar artık basit işler sırasına girerek her zaman olabilirmiş!” (s. 59)

“Beğşehri, 14 Eylül 1909”
Muhabir Ahmet Şerif, bir kahvenin önünde otururken 60-65 yaşlarında bir jandarma onbaşısı gelir. Fakir mahkûmlara verilmek üzere ekmek almak için gelmiş; para dilenmektedir. Muhabir A. Şerif de elini cebine attığında redif subaylarından biri “sakın ha!” der. Çünkü onbaşıya verilen para cebine girecektir. (s.62)

Muhabir Ahmet Şerif isyan ediyor: “Oh, ne diyeyim, ne yazayım! Hep iç acısı, yürek sızısı şeyler, elinizi nereye atsanız, başınızı hangi yöne dikseniz zalim bir hükümetin uzun yıllarca gayretle çalışarak meydana getirmeyi başardığı yoksullukları, çaresizlikleri, zavallılıkları görüyorsunuz. Lanet, binlerce lanet… fakat aynı zamanda ibret.” (s. 66)

“Alpu Köyü, 5 Kasım 1909”
Ahmet Şerif, Alpu köylülerini dinler. Köylüler, Sırtını Kabasakal namıyla anılan bir paşaya dayamış olan Zeytinoğlu’ndan şikayetçidirler. Zeytinolu, köyün önünde geçmekte olan çayın üzerine bir değirmen kurar. Değirmen yüzünden yatağı dolan çay taşarak köylünün olgunlaşma sırasında ekinlerini su basar. Hatta su köyü de basarak yetmiş evin yıkılmasına sebep olur. Köylü vergisini bile veremez duruma gelir. Köylü:

“Durumumuzu, bu Zeytinoğlu’nun bize yaptığı zulümleri hükümete bildirsek de bir şey olmayacağına tamamiyle inandık. Çünkü kaymakam, kadı, mahkeme ve bütün memurlar onun bir dediğini iki etmezler, onlara istediğini yaptırır. Nizam ağzından çıkan sözdür. Hatta geçen sene köyden otuz beş, kırk kişiyi haksız yere dama (hapishaneye) attırarak üç buçuk ay kapattı. (…) Sonunda insafa gelmiş olmalı ki, müstantıka yetmiş lira verirsek bizi salıvereceklerini haber verdi. Ne yapalım, denize düşen yılana sarılır derler, buz gibi yetmiş tane lirayı müstantıka saydık. O da liranın noksan filan olmadığını iyice kontrol ettikten sonra bizi saldılar.” (s. 84-85)

“Nallıhan, 3 Aralık 1909
Beypazarı’ndan Nallıhan’a doğru giderken yol üzerindeki Çayırhan Köyü’ne uğrar. Köylüler önceden haberli oldukları için Ahmet Şerif’i ısrarla köy odasına götürürler. Köylüler, Beypazarı eşrafından Hilmi Efendi’nin meralarını ektiğini, Meşrutiyet’ten önce nasıl himaye görüyorsa, şimdiki hükümetten de aynı himayeyi gördüğünü, devletin kendilerini ezdiğini söylerler. (s.117)

“Hassa, 12 Şubat 1910”
“İskenderun’dan 8 Şubat Salı günü Hassa’ya hareket ettim. O gün Halep şosesini takip ile akşamı Beylan kazasının Kırıkhan Köyü’nde geçirdik.” (s.202)

“Bu taraflarda hayvan hırsızlığı pek yaygın olduğundan ahırlardaki, hanlardaki hayvanları geceleri beklemek mecburiyeti var. Köylüler, yolcular sabaha kadar nöbet bekliyorlar, böyle yapmazlarsa hırsızların ahırlara kadar girerek ve her türlü tehdidi yaparak hayvanları alıp götürmeleri kesin olduğunu söylüyorlar. Köylülerin bu ihtiyatı bana da uykusuz bir gece geçirtti.” (s.202-203)

“Sabahleyin köyden çıktık ve Halep yolunu bırakarak Hassa yolunu tuttuk. Zaten patika olan yollardan geçişi bütün bütün güçleştiren çamur da eskisi gibi yine başladı. Altımdaki hayvan bazen karnına kadar çamura batıyor…” (s.203)

“Yolda rastladığımız köylülerin, yolcuların ellerinde çifte, bellerinde hançer ve kama taşıdıkları, herkesin kendine göre silahlı olduğu dikkati çekiyordu. Bu öteden beri bu bölgede adet ise de şimdiki fazla ihtiyat, güvensizliğin artmasından, olayların çoğalmasından ileri geliyor. Gerçekten daha çok yakında Halep civarında İskenderun’a gitmekte olan posta vurulmuş idi.” (s.203)

“Hassa’ya gece girdik. Burada han, barınacak bir yer olup olmadığına dair sorulan ilk sorunun cevabı benim için pek acı idi. Çünkü Hassa’da böyle şeyler olmadığını söylüyorlardı. Biraz ısınmak ve dinlenmek, mümkün ise geceyi geçirmek üzere aradığım kahvehaneyi göstermek iyilikseverliğini esirgemediler. Bu kahvehaneler oturacak bir yer değildi.” (s.203)

“Hassa, bu kaza merkezi bir kasaba değil, ancak küçük ve fakir bir köydür. Çalı çırpıdan, sazdan yapılıp ve seksen, yüz kadar tahmin edilen diğer evler merkez kazayı meydana getirir. Çarşı adına üç beş dükkan vardır. Evlerin içi bizim görüşümüze göre pek sefilane ve fakiranedir. Ev odalara bölünmemiştir. Bir tarafında hayvan bağlanır, diğer köşesinde de aile halkı oturur, yatar kalkar.” (s. 204)

“Erkekler, kadınlar ve çocuklar yalınayak gezerler. Kadınlarda örtünmeye uymak yoktur. Hemen her şeyi kadınlar görürler, ihtiyaçların büyük bir kısmını onlar sağlarlar. Çok defa yemeklerini topladıkları bir cins otu -eğer varsa- bir miktar darı unu ile karıştırıp pişirdikleri çorba meydana getirir. Fakat darı ununun da bulunmadığı evler pek çoktur. Bazı köylüler tarafından birkaç defa elli, altmış imza ile kaymakamlığa verilen dilekçelerde aç kaldıklarından, yiyecek bir şeyleri olmadığından söz edilerek yardım istenilmiştir.” (204)

“Bununla birlikte yoksulluk arazinin uygun olmamasından, yahut diğer sebeplerden değil tembellikten doğmaktadır. Hassa halkı tembeldir.” (s. 204)

“Sis (Kozan) 7 Mart 1910”
Bu sancak içinde özellikle Haçin (Saimbeyli) Kazası’nda frengi illetinin pek ileri gittiği söyleniyor. Buna karşı halkın en birinci ilacı hocalara nefes ettirmek, muska almaktır. Sis’te frengi doktorunu gördüm. Kim bilir kaç sene evvel okuldan çıkmış ihtiyar, sokaklarda entari ile gezer bir kimsedir. Kendisi artık görev yapacak çağı aşmıştır. Bunun için varlığı ve yokluğu eşittir. Hassa kaymakamı hiçbir fayda vermeyecek olan bu kimsenin gönderilmesi için boş yere uğraşıyor.

Tanin yazarlarından Ahmet Şerif’in yaptığı Anadolu gezilerinden alıntılanan notlar!… 1909’ların, 1910’ların Anadolu’su. Yürek burkan, iç kanatan manzaralar!… Bir Evliya Celebilik örneği sergileyen Gazeteci Ahmet Şerif’e binlerce teşekkür. Işıklar içinde yatsın.

Anadolu’da Tanin’i okuyacak olanlar bu alıntıların dışında çok ilginç bilgiler edineceklerdir.

Anadolu’da Tanin okunması gereken bir yapıttır.

5. sayıdan

Similar Posts

  • YANAN CENNET, Nebihe Karasu

    Kutsalımızdı ağaç,Mabedimizdi orman.Köylüydü bir zaman,Kentli oldu insan —Unuttu doğayı,Unuttu toprağı. Konut dendi,Otel dendi,Yeşilimiz azar azar silindi.Uğursuz bir el uzandıTopraktan kopardı bizi,Kökümüzü kırdı sinsi. Küstü su,Sitem etti ağaç;Bahçe soldu,Bostan kurudu.İhmal miydi bu, yoksa rant mı?Her yanını sardı niran yurdumun. Ciğerlerimiz köz,Dışarısı alev alev.Bu nasıl bir cehennem?Yanıyor cennet ülkem! İzmir, Bilecik, Seferihisar —Çığlık çığlığa inliyor dağlar.“Yanan sadece…

  • Uzak, Arif Berberoğlu

    Ben hep güneş giydimBulut giydim çocukluğumdaÖlü bir annenin rahmiydiToprağında kuru bir dal gibi titrediğim ovaOvanın ılgımında sudan atlara binerdimBir bilinmeze bir hayale sürerdim sürerdimHiç varamazdım el ettiğin o cenneteNehir yürüyüşlü sevdiceğim. Masal devi bildiğim günlerdi Deniz Gezmiş’iDenizlerde dolaşan o dervişi…Bir mum gibi bükülürdü muskalı boynumBaktıkça ırmağın karşı kıyısındaKomşu köy okulunda yazı yazan çocuklaraVe yazıda yalınayakAyaklarımın…

  • SESSİZLİKTEN SONRA, Özlem Vesile Yüncü

    Antakya’mı yırtan bir ışıkgeceyi deldi…ardından —kıyametin sesi:kocaman bir gürültü,göğe savrulan taşlar,dize çöken binalar… Oğlum!Kızım!Yavrum!diye yırtınan analar…“Annem!” diye çığlık çığlığagözyaşında boğulan çocuklar… Bir çığlıkta dondu zaman,bir sessizlikte bitti hayat.Ama bazı çırpınışlar —günlerce sürdü enkaz altında… “Sesimi duyan var mı?”Yooook…yok…yok… Anlayamazsın bu yangını,ailen eksiksizken,ellerin sıcak bir ele dokunurken…Antakya’m,memleketim,toprağımtoprak oldu. Neye üzülür insan önce?Her sabah “günaydın”her akşam “iyi…

  • KENDİNE ÖZGÜ / ÖZGÜN BİR DERGİYDİ: HATAY KEŞİF, Duran Yaşar

    Aylık Kültür ve Keşif Dergisi “HATAY Keşif” kapandı. Okurlarına Temmuz/ 2007’de “merhaba!” diyen dergi, tamı tamına yedi buçuk yıl dayanabildi. Aralık / 2014’te 90. sayısıyla yayın yaşamına son verdi. Başka bir deyimle 8. cilt yarım, okurları Hatay Keşifsiz kaldı. Dergiler, ilk sayılarında çıkış nedenlerini, dergi adını, ne amaçla çıktıklarını anlatırlar. Hatay Keşif de, çıkış nedenini…

  • ANTAKYA’NIN SESİNE SES,SÖZÜNE YANKI OLMAK İÇİN…, Mehmet Karasu

    Antakya…Yalnızca bir kentin değil, insanlık vicdanının adıdır.Bir uygarlığın, bir ortak belleğin, bir kadim huzurun sözcüğe bürünmüş halidir.Binlerce yıldır barındırdığı inançlar, halklar, diller ve kültürlerle yalnızca Doğu Akdeniz’in değil, bütün bir insanlık tarihinin özetidir bu topraklar.Ve biz, bu toprakların tanığı, bu kentin evladı, bu belleğin taşıyıcısı olan insanlar; Antakya’nın sesi susmasın, sözü yarım kalmasın, edebiyatı kesintiye…

  • Kıymetli Şehrim, Özlem Yüncü

    Habibi Neccar Camii anlatır tarihi—bir dönem kilise, bir dönem cami…Birliğe, beraberliğe açılan bir kapı,Allah’a uzanan ortak bir yol. Ezan, çan, hazan—aynı gökyüzünde birleşir,aynı kalpte çoğalır. Işıklandırılmış en uzun caddedegeçmişin izleri,bugünün aydınlığıyla buluşur.Taşların dilinde tarih,zamanın içinden geçerekyaşar Kurtuluş Caddesi. Asi Nehri akar güneyden kuzeye,binlerce yılın tanığı gibi.Her kıvrımında bir uygarlık,her dalgasında bir halkın sesi… Sessizce, bereketleakar…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir