|

HACI SÜLEYMAN EFENDİ, Duran Yaşar

(1855 – 05 Ekim 1923)
ÖRNEK BİR DİN ADAMI
Ankara Fetvası’na ‘Müderrisinden Hacı Süleyman’ ismiyle imza koyan Hacı Süleyman Efendi 1855’te Nazilli’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Nazilli’de gördü. Yüksek öğrenimi için İstanbul’a gitti. 1880 yılında üstün başarı ile, Nur-u Osmani Medresesi’nden kadı payesiyle mezun oldu.
Osmanlı İmparatorluğu XVl. yüzyıla gelinceye dek birçok ülkeleri yönetimi altına almış. Fransa dahil, fakir devletlere kredi vermiş, onları korumuş, görkemli bir dönem yaşamıştı. Adı büyük, ünlü birçok hükümdarların Osmanlı’dan nasıl yardım istedikleri, hatta borcunu zamanında ödemeyen Fransız donanmasını haczedip İstanbul limanına bağladığı bilinen gerçeklerdendi. Ne olmuştu da Osmanlı dış devletlerden borç para alır duruma düşmüştü? Yine ne olmuştu da fırtına gibi koşan ordularımız durmuş, durmakla da kalmamış hızla gerilemişti.
“Devrin düşünürleri ve yöneticileri çeşitli olgulara bağlıyorlardı bu geri kalmışlığı. Örneğin dinsel bağların gevşemesi, kavuk yerine fes, çakşır ve şalvar yerine bir frenk icadı olan pantolon giyişimiz, topların namlularını içinde domuz yağı bulunan maddelerle yağlayışımız, frenk barınaklarına benzeyen kaşaneler yapışımız gibi… Bunların hepsi “bidat-i seyyie” yani peygamberimiz zamanında olmayan şeylerdi ve onlara göre gerileyişimizin başlıca nedenleri de bunlardı!” (Hacı Süleyman Efendi/ Sadi BORAK)
Hacı Süleyman Efendi’nin okul ve gençlik dönemleri gerilemeyi durdurmak ve yüceltmek için ilan edilen Tanzimat döneminde geçti.
25 Eylül 1871’de Mahmut Nedim Paşa’nın sadareti sırasında başlatılan sorgusuz, duruşmasız devlet adamlarını sürgüne gönderme yolu açıldığı, yani Tanzimat’la güvence altına alınmış olan insan hak ve özgürlükleri çiğnendiği zaman Hacı Süleyman Efendi 15 yaşında bir medrese öğrencisidir. Bir yandan medresenin öte dünya ile ilgili derslerini izlemekle beraber bu dünyanın sorunları üzerinde de kafa yoruyordu. Osmanlı İmparatorluğu o görkemli dönemden geri kalmışlık çukuruna nasıl düşmüştü? Karıştırdığı tarih kitaplarında kafasına üşüşen bu soruların ve sorunların yanıtını bulamıyordu.
Umut bağlanılan Tanzimat da beklenileni getirmemiş, yurt dış borçlanmalarla ekonomik bakımdan daha da güç duruma düşmüştü. Neden?
Yıllar birbirini izler ve Osmnalı İmparatorluğu dilim dilim küçülürken Süleyman Efendi bu ‘neden’in yanıtını arıyordu.
Süleyman Efendi medreseyi bitirdikten, Arapça ve Farsçayı da öğrendikten sonra Fransızca’ya da merak sardı. Bu dili de öğrendikten ve bu dildeki yapıtları da inceledikten sonra düşünce evreni artık genişlemişti. Osmanlıların yükseliş dönemindeki toprak rejimi üzerine eğildi; sonra pozitif bilimlere kapalı medrese eğitimi üzerinde durdu. Gördü ki yurt, skolastik medrese eğitiminden geçmiş olanların etkisi altında kalıplaşmış şeriat yöntemleriyle yönetilmektedir. Bütün ileri girişimlerin karşısına Çin seddi gibi dikilen ‘bid’at’ uydurmacası; yüzyıllar boyu Türkiye’yi geri itmiş.
H. S. Efendi, kafasına üşüşen bu sorunları düşünürken bir yandan da Türkiye’nin kaderini olumsuz yönde ören felaketler zinciri halka halka sürüp gidiyordu. Hersek isyanı (1875); Bulgaristan isyanı (1876); Selanik Vakası, Çerkes Hasan Vakası (1876); Rusya’nın Türkiye’ye savaş ilanı (93) Felaketi, Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılması (1878); Teselya ve Nardan’ın Yunanistan’a terki (1881), Düyun-i Umumiye’nin oluşumu (1881); Girit özerkliği (1892) ve Makedonya ihtilali (1902)…
Yenilgiler, çöküntüler, ekonomik boyunduruklar birbirini izliyordu. Yüzlerce yıldan beri hep geri gidiyordu Osmanlı İmparatorluğu. Bu ‘imparatorluk’ sözcüğünün de yadırgıyordu H .S. Efendi. Hala imparatorluk diye diye anılan ve yüzlerce yıldan beri lokma lokma koparak uçuruma doğru giden bu ülke niçin bu durumlara düşmüş, ‘hasta adam’ diye anılmaya başlamıştı. Düyun-i umumiye ahtapotu yurdun tüm kaynaklarını emiyor, emiyor. Emiyordu…
Abdülhamit ll baskısı ve sansürünün karanlığı altında Batıdaki fikir gelişmelerini izlemek olanağını bulamayan H. S. Efendi yabancı dil öğrenmeye karar verir. Yüksek öğrenimini Nuriosmani Medresesi’nde tamamladıktan sonra Fransızca kurslarına gider. Ayrıca Rumca da öğrenir. H. S. Efendi, engin yeteneği ve akıl gücü ile Arapça ve Farsçadan sonra bu iki yabancı dili de edebi metinleri bile çevirebilecek yetkinlikle öğrenmiştir. Yeni bir evren açılmıştır artık önünde. Üzerinde kafa yorduğu sorular ve sorunlar üzerindeki sis kalkmaktadır. Abdülhamit ll’nin Batı ve Batı kültürü ile temas kurulmasını niçin yasakladığının bilincine varmıştır.” (H. S. Efendi, Sadi Borak)
“H. S. Efendi’yi ll. Meşrutiyetin ilanı (23 Temmuz 1908) üzerine yine İstanbul’da görüyoruz. O, bu kez siyasetçi olarak İstanbul’dadır. ll. Meşrutiyet’in ilk Meclisine Aydın Mebusu (milletvekili) olarak iştirak emiştir.
H. S. Efendi sanmıştı ki, Meşrutiyet ilanının gürültüsü arasında geleneksel toplum düzenini değiştirebilir, böylece Türk halkının yüzyıllardır süren çilesine son vermek olanağı da elde edilebilir ve Türkiye ‘Hasta Adam’ olmak utancından kurtulabilir. Bu amaçla H. S. Efendi, İkinci Meşrutiyet Meclisine ekonomik ve sosyal içerikli önergeler vermiştir. Önergede: 1-Dini giysilerin bir düzene sokulması 2-Tekkelerin kapatılması 3- Vergilerde maarif hissesinin mahallinde bırakılması 4-Okullarda nazari bilgiler yanında teknik öğretime de yer verilmesi 5-Ekmek tipinin standartlaştırılması 6-Kooperatifleşmenin tüm iş alanlarına uygulanması 7-Osmanlı saltanatında ekber (büyük) evlat veraseti yerine seçim yönteminin getirilmesi 8-Ahi örgütünün esnaf hayatına, zaman şartlarına uygun değişikliklerle uygulanması
Türkiye’de geleneksel düzenin bozulmasından zarar görecek güçler vardı. Önergeleri derhal reddedildi. Üzülen ve gocunan H. S. Efendi de istifa etti. İstifasını kabul etmediler, izinli sayarak Sadrazam adına vapura kadar uğurladılar. Fakat O, Aydından istifasını gönderip tekrar kitaplarına döndü. 15 gün sonra da 31 Mart Vakası patlak verdi” (Milli Mücadelede Din Adamları ll.cilt. Ali Sarıkoyuncu, s.63 / 64)
*
H. S. Efendi, Türk ordusunun direnişini noktalayan Mondros Bırakışması’nın imzalandığı o uğursuz gün gelinceye kadar Nazilli’de çok üzüntülü, kaygılı ve tasalı günler yaşamıştır. Fakat umudunu yitirmemiştir.
Emperyalistlerin, kuklaları Yunan’ı İzmir’e ittikleri zaman bile kurtuluş umudunu kaybetmemiştir. O günlerde ve o günleri izleyen günlerde Samsun’dan, Havza’dan, Erzurum’dan gelen yeni, güçlü bir sese kulak vererek biraz rahatlamıştır. Bu ses, Çanakkale muharebelerindeki kahramanlıklarından adını duyduğu Mustafa Kemal’in sesidir.
Rauf Orbay, 1919 haziranında H. S. Efendi’yle görüşmek üzere kılık değiştirerek Nazilliye gelmiştir. Görüşme tarihi kesin olarak bilinmiyorsa da 20 – 30 Haziran arasına rastladığı sanılıyor. R. Orbay H. S. Efendi ile bir dağ köyü olan Dereköy’de buluşmuşlardır. Yurdun içine düştüğü o acı, yaslı günleri görüştüler ve durum muhakemesi yaptılar. Orbay, ‘Burada milli mukavemet duygularını uyandırınız, teşkilat kurunuz. Bu iş için gerekli parayı biz vereceğiz. Siz sadece moralman yıkılmış olan halkı manen güçlendiriniz, onları dirence hazırlayınız.’
Şöyle yanıtlar R. Orbay’ın önerisini: ‘Biz sınırdayız. Herhangi tavsiyede bulunulmasa da kendimizi müdafaa etmek zorundayız Para bizden çok sizlere lazım. Anadolu içinde teşkilatlanmanız için. Bizler burada gerekeni yapacağız. Hatta, Demirci Mehmet Efe’yi de dağdan indirmeyi ve Yunan’a karşı kullanmayı düşünüyorum.’
H. S. Efendi, ilk işi olarak bir kanun kaçağı olan Demirci Mehmet Efe’yi dağdan indirme olanaklarını araştırır. Efe cahil, fakat akıllı ve o oranda da kuşkuludur. O yurtseverlik duyguları körüklenerek indirilebilinirse tek kurşuna bile gereksinme duyulan o dönemde büyük bir dayanak olacaktır.
H. S. Efendi, Nazilli’nin Piribey köyünden sözü geçer Mehmet Bey’le gerekli değerlendirmelerde bulunur. Bir heyet halinde Demirci Mehmet Efe’ye gidiniz; o size güvenir. Deyiniz ki: ‘H. S. Efendi selam söyledi; yurda hizmet etme zamanı gelmiştir. Suçu affedilmiştir; dağdan insin, vatanımıza ve ırzımıza göz dikmiş olan Yunan’a karşı çıksın’ Bir de mektup verir Mehmet Bey’e.
Piribeyli Mehmet Bey Demirci Mehmet Efe ile dağda buluşur. H. S. Efendi’nin söylediklerini olduğu gibi aktarır. Mektubu okutur. Demirci Mehmet Bey, ‘H. S. Efendi Hazretleri hocamızın emirleri başüstüne. Dağdan inerek Yunan kafirine karşı çıkmayı, onu tepelemeyi ben de isterim. Fakat kusuruma bakmasın; içimde bir kuşku vardır, onu yenemem. İçime bir rahatlık gelmesi için oğlu Ragıp Bey’i bana rehine verirse seve seve dağdan inerim.’
H. S. Efendi, hiç düşünmez bile. O günlerde 31yaşında olan oğlu Ragıp Bey’i Demirci’ye gönderir. Şayet Demirci bir tuzağa düşürülmek istenirse Ragıp Bey öldürülecektir. Demirci Mehmet Efe dağdan iner efeleri, kızanlarıyla, Mustafa Kemal’in organize bir ordu kurmaya çalıştığı o günlerde… Doğru Umurlu bölgesine iner, Kuvayı Milliye saflarına katılır. O gün 1919 temmuzunun 11’i, günlerden cumadır.
H. S. Efendi’nin oğlu Ragıp Bey de yanındadır. Tuzağa düşürlmediğine tam bir güven gelmiştir ama, çok hoşlandığı için Ragıp Bey’i bırakmamış, yanına alıkoymuş, onu sır katibi yapmıştır. Ragıp Bey,‘Demirci Mehmet Efe’nin okur-yazarlığı yoktu. Mektuplarını ben dikte ederim, ama ben değiştirerek daha derli- toplu yazardım.’
Sivas Kongresi günleri yaklaşmıştır. H. S. Efendi, kongreye katılması için çağrıldığı zaman yaşlı ve hastadır. Buna karşın, o günkü koşullarda yolculuk cehennemine katlanarak Sivas’a gitmiş, kongreye katılmıştır.
Varlık ve düşüncelerine büyük hayranlık duymuş, daha o günlerde kendisine içtenlikle bağlanmıştır.
Mustafa Kemal, ‘Biz, yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. (…) Biz, yenilgimizin hesabını çok ağır ödedik. Elimizden köyler, vilayetler değil, ülkeler alındı. Fakat son lokmasını da ağzından kapmak için bir milletin hayatına kıymak caniyane bir harekettir’ Anadolu’dan bütün dünyaya yayılan bu gür seste hiçbir yalvarış ve eziklik yoktur. Kendine ve halkına güvenen gür bir sestir..
Yurt hainleri bu sesten rahatsız olmaktadır; düşmanlarla birlikte, Mustafa Kemal’in bu sesine kara kuvvet de sırtlan dişlerini göstermiştir. Her fırsatta kahramanların, yeniliklerin, kurtuluş çabalarının karşısına dikilmiş olan ve ‘ilmiye sınıfı’ denilen sarıklı takımı, Mustafa Kemal’in ‘ya istiklal, ya ölüm’ çağrısına karşı çıkmıştır. ‘Cemiyeti Müdessirin’ adı altında toplanmış olan sarıklılar örgütü bir beyanname yayımlamıştır. 26 Eylül 1919 tarihinde şöyle diyor, H. S. Efendi’nin medrese ve meslek arkadaşları bu utanç belgesinde: ‘… Bu adi eşkiyaların (yani Mustafa Kemal ve etrafındakiler), devamlı delilik ve cinayetler yüzünden milletin varlık ve yüceliği sarsıldı. Bu suretle bir kere daha anlaşıldı kimilletin nefret ve tiksintisinden utanmayarak, milli gösterileri, devlet müesseselerine tecavüz haline getirdiler.’
Yüzyıllar boyu her fırsattan yararlanarak her yeniliğin, her atılımın, her çağdaşlaşma hareketinin karşısına, her kurtarıcının karşısına çıkarak kelle istemiş ve çirkin politikacılarla el ele vermiş olan kara kuvvetin alnına simsiyah katran gibi yapışmış utanç belgesidir.
H. S. Efendi Türkiye Birinci Büyük Millet Meclisi’nde İzmir mebusudur. Mecliste reformist bir milletvekilidir. Medrese eğitiminin örümcek ağını yırtıp karanlıktan sıyrılabilmiş, olaylara bilim gözüyle ve ekonomik açıdan bakan toplumcu tek din adamı H. S. Efendi’dir Diğerlerinin çoğu tutucu ve şeriat düzeni yanlısıdır.
H. S. Efendi’nin gözünde öğretmen kutsal bir varlıktır. ‘Eğitim düzeni olmayan bir ulusun medeni düzeni de olmaz’ diyen H. S. Efendi için öğretmen bir ulusun medeni düzeyini hazırlayan ve oluşturan insandır. H. S. Efendi, Meclis’e geleli henüz bir ay dolmadan, öğretmenlerin maaşlarının aksamadan verilmesi için bir önerge sunmuştur.
Verdiği bir önerge nedeniyle Meclis’in 22 Mayıs 1920 günlü oturumunda kürsüye çağrılmıştır. H. S. Efendi verdiği önerge üzerine konuşmaktadır.
“Muhterem arkadaşlar! Bendeniz İzmir Mebusu Hacı Süleyman… Kendimi, yalnız size tanıtmak, için gelmedim. Üzerime birtakım görevler alarak geldim. Mebusluk gibi önemli, zor ve sorumluluğu gerektiren bu göreve de halk tarafından seçildim. Bu bana karşı duyulan güvenin büyük bir kanıtı olduğu için kıvanç duyuyorum. Gerçekte milletvekilliğinin gerektirdiği yeterli bilgilere sahip değilim. (Estağfurullah sesler) Ben, milleti temsil sorumluluğunun vebalini taşıyamayacağımı da bilirim. Fakat, şahsıma gösterilen yakınlığa karşı ister istemez kabul etmek zorunda kaldım.
Seçim bölgem halkı beni seçtikleri vakit birtakım tekliflerde bulundular. Yeri düştükçe ve sırası geldikçe yüksek kurulunuza arzedeceğim konulardan biri de milli eğitim ve öğretim konusudur. Bugünkü önergemde okunan konuyu açıklayayım:
Bir vakitler ilkokulları elele vererek idare ettik; birtakım gelirler bulduk. Öğretmenlerin maaşları aksamadan ödendi. Şimdi Muhasebe-i Hususiye diye bir şey çıkardılar. Meğer adam kayırmak içinmiş! Biz aldandık; kendi gelirimizi de verdik. Gitgide bunlar maaş veremez oldular. İzmir’den, Aydın’dan, uzak yerlerden beldemize gelen birtakım hanım ve bay öğretmenlerin maaşları verilemedi. Üç dört ay, hatta altı ay maaş alamadılar. Halk galeyana geldi:
‘Parlak günlerimizin başlangıcı olan Büyük Meclis açıldığı gün Muhasebe-i Hususiyenin kaldırılması için teklifte bulun’ dediler. Millet artık mukadderatını eline aldı. İlim, irfan, ilerleme zamanı, uzun yıllardan beri arzu olunan mutluluk günleri geldi. Kutlu olsun. 1908 Devriminden sonra milli eğitimden, özellikle ilkokullardan işe başlayacaktık, bilemedik, hata ettik. Biz ne zaman dinimizi, dünyamızı, hükümetimizi, her şeyimizi muhafaza eden köylülerin karşılıklı haklarını koruyarak onların köylerinde ilkokullar açarsak ileri gitmek için o vakit ilk adımı atmış oluruz.
Eğitim düzeni olmayan bir milletin medeni düzeni de olmaz. Bu eşkiyalıkların, realetlerin, alçaklıkların nedeni de cehalettir. İnsanın yaradılışı saldırı, kavga ve mücadele üzerine kuruludur. İnsanları bu ilkel kanundan vazgeçirmek için kesin ve gerçek bir etken olmak gerekir; bu da eğitimle olur.’
Bugün köylerde ufak ufak okul yapmak, şehirlerde büyük büyük cami yapmaktan daha hayırlıdır. (Bravo sesleri, alkışlar)
Köylerde yalnız erkekler için değil, birer de kızlar için okul açmak gerekiyor. Erkeklerin okuması ne kadar gerekli ise, kızların okuması da o oranda önemlidir. Hatta çok daha önemlidir. Çünkü 7-8-10 yaşına kadar çocuk ana kucağında terbiye gördüğü için kadınların Onun için Allah , süslenme ilimle, kültürle zinetlenmesi daha değerlidir. Çünkü bir milletin en büyük mutluluğunu, en önemli bahtiyarlığını kadınlar teşkil eder. Yalnız benim nazarımda değil, gerçekte de kadın kutsal bir yaradılış abidesidir. Onu her vakit en latif duygularla bezenmiş görmek ne tatlı bir şereftir. Kadın, öyle bilirim ki insan hayatının en merhametli ve en şefkatli bir temelidir. Onun için Allah, süslenme hakkını erkeklere tercihan kadınlara bahşetmiştir.
Kadınlara yüksek mertebede bulunan bir milletin sırtı hiçbir zaman yere gelmez. Bu durumda olan bir ulus dünyanın en soylu ulusudur. Kadın kadınlığını, yüksek erdemliğini, anneliğini, zevceliğini bilirse o vakit sosyal düzenimizdeki ilerleme en yüksek noktasını bulur. O zorba erkekler ki kadınların sahip oldukları hakları hiçe sayarlar. Onlar, milletin geleceğini değil, içinde bulundukları sosyal durumu bile bilmeyenlerdir.’
Dünyada mutsuz Anadolu halkı kadar bilgisizlik çukurunun derinliklerinde çırpınan bir başka ulus yoktur. Halkla bütünleşelim. Cehaleti yok etmedikçe bu dünyada var olmamız mümkün değildir. … yedi kafalı cehaleti, yurdumuzun en ufak köylerinde bile bir daha dirilmeyecek derecede öldürmedikçe bu dünyada var olmamız mümkün değildir.
Müfit Hoca’nın kurulu düzen bozulmasın diye aleyhinde bulunduğu H. S. Efendi’nin kanun tasarısı, özellikle hocaların karşı çıkışı ve o dönemde Maarif Vekili olan Dr. Rıza Nur’un da desteği ile hasıraltı edilmiştir.
H. S. Efendi, yeni seçimlere gidilmek üzere Birinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi fesih kararı alınca Nazilli’ye çekilmiştir. Üzgün ve küskündür. Çünkü “bağnaz – derebeyi – çıkarcı koalisyonu azgın saldırılarla mecliste onun sesini boğmuştur. Kişisel çıkarları ve bazı çevrelerin yararları doğrultusundaki demagog ve çirkin politikacılardan tiksinmiştir.
Atatürk, yaşamı süresince bir din adamını ilk kez “mefkure arkadaşım” diye onurlandırmıştır. Atatürk’ün gerçekleri bütün çıplaklığı ve çirkinliğiyle Meclis kürsüsünden sergileyen böylesine böyle yapıcı bir muhalifi ısrarla Meclise çağırması onu Şeriye Vekili yapmak içindir.
H. S. Efendi. daha söyleyeceği nice sözler boğazında düğümlenir.
Cumhuriyetin ilanına 24 gün kala 05 Ekim 1923 günü bir trafik kazası sonucu bu dünyadan göçmüştür.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir