|

DOĞU’NUN KRALİÇESİ ANTAKYA- HATAY, Gülizar Atan

SINIRDAKİ AY! demekti HAT-AY!
Enkazdan çıkan kolyeydi gördüğüm.
Antakya taşı üzerine,
elle işlenmiş
HİLÂL, HAÇ, DAVUT’un YILDIZI…
VE en üstte ZEYTİN DALI taşıyan kuş…
Öylesine bir kolye değildi bu
dinlerin kardeşçe,
bir arada yaşayışının kabul gördüğü kentim,
Antakya’nın sembolüydü.
Türk’ü, Arap’ı, Ermeni’si, Rum’u, Süryani’siyle
kardeşlik bağının simgesiydi.
HİLÂL, HAÇ, DAVUT’un YILDIZI ve
ağzında ZEYTİN DALI taşıyan kuş.

Bakarsın ki üç semavi dinden, üç mezar…
Yan yana yatmış uyuyor.
Hem de hiç rahatsız olmadan
Çan sesinin ezan sesi ile karıştığı
Din’ler ve Dil’lerce
zengin,
farklıklarıyla,
hoşgörü kentiydi Antakya!

Anadolu’daki ilk camiydi
Habib-i Neccar!
Milattan sonra
Hıristiyanlık ilk oradan yayıldı
Kutsaldı
Arapça konuşur Antakya’nın Rumları
Arap Hıristiyanları
Aziz Pavlus kilisesiyle
Rum Ortodoks patrikhanesiyle
ikinci merkezdi Antakya!
Kudüs’ten sonra gelir
İkinci Hac yeri…
Antakya
Antakya annem
Antakya anneannem-dedem…
Antakya hısımlarım
Antakya köklerimin yaşadığı,
Atalarımın ebedi uykusuna yattığı topraklar,
Aziz kent’im!
Senden öğrendim sevginin hasını
Senden öğrendim hoşgörünün kutsallığını
Bilge Kent’im kimleri barındırmadın ki topraklarında…
Kaç uygarlık yaşadı koynunda
kadim kentim Antakya’m…

Ters akar Asi Nehri.
Adı gibi Asi’dir
Ortasından geçer Antakya’nın.
Lübnan topraklarında doğup da.
Asi’ye yakındır arkeoloji müzesi…
19 bin yıl!
Dile kolay…
Kimler geçmemiş ki o topraklardan
İskender’den, Sezar’a
Antik eserlerle konuşur milattan öncesinden
Asi’nin kıyısında içilen çayın, kahvenin yenilen künefenin, kebabın lezzetini
sorun da anlatsın Antakya yatılı kız öğretmen okulu mezunları size.

Bir uzun çarşısı var ki
dillere destan
baharatıyla,
dolmalık biberinden, patlıcanına, kaysısından, nar ekşisine,
gümüş takılardan, kuyumcusuna
neler yok ki uzun çarşısında.
Esnafı tek yürek olmuş
kazançtan önce insan kazanmak ister
güler yüzüyle

Bir Amik Ovası var ki
kuşbakışı bakınca Amanos Dağlarının eteklerinden
kuş cennetiydi
bereketli toprağıyla.
Amik Ovası ne zaman ki kurutuldu
ağladı o coğrafya
göç edip, terk etti kuşlar cenneti.
Antakya’m Doğunun Kraliçesi
Amanos Dağlarındaki ,
defne ağaçlarının adıyla anılır şifalı sabunun,
adını Defne’den alır.
Kahvaltılarda yenilen Sürk bilinir halk arasında
şifadır insana…
Hele ki kirece yatırılmış, çıtır çıtır ağızda dağılan kabak tatlısına ne demeli.
Tuzlu yoğurduyla yapılan çorbanın tadına doyum olmaz…
Acılı kebabı ve bol sumaklı soğan salatası…
İstersen tepsi kebabıyla,
istersen kâğıt kebabıyla
içilen yayık ayranı…
Ya künefesi,
o özel peynirinin çektikçe uzadığı, yemelere doyulmayan künefesi…
Biberli ekmeği, kaytaz böreği, tuzlu yoğurtlu boranisi, hatay oruk’u,
birbirinden lezzetli…
Humus olmadan oturulur mu hiç sofraya…

ANTAKYA “Doğunun Kraliçesi”
adının her geçtiğinde yüreğim titrer
koynunda birçok uygarlık barındıran ANTAKYA’m…
O yüzdendir insanının sevgisi, hoşgörüsü bilirim…
Gülerek konuşan, yollarda gülerek dolaşan insanlara sorsanız nedenini…
Hepsi bilir hoşgörü kentli olduğunu.
Sofrası açıktır,
Hiçbişey yapamasa
bir tepsi kısır yoğurur Antakya kadını konuğuna,
taze asma yaprağıyla…
Anneciğimin yuvarlak et mermeri,
dili olsa da konuşsa.
Çiğ köftelik eti döverdi büyük bir ağaç tokmakla.
Şimdilerde sehpa yaptım 70 yıllık mermeri, altına ferforje bir altlıkla.
Üstünde mangal,
duruyor bahçemin bir köşesinde.
Seyrederim sabah-akşam dalarak geçmişe.

Bacım der, Antakyalı erkek her kadına… kardeşim!..
Öyle görür, öyle bakar,
hısım der akrabasına Belen’li…
Kapısını çaldığında Arap komşunun,
“min” diye bir ses gelir içeriden.
“Kimsin?” diye sorar sorar da
açar kapıyı ardından.
“Ehlen ve sehlen” diye sıcacık bir gülüşle.
Tam ortasından suların aktığı oluklu dar sokaklarıyla,
yüksek duvarlı taş evli bahçeyi şenlendiren fıskiyesiyle
Antakya evleri…
İçinde balıkların kıpraştığı havuz kenarında nargilesini içen iğneci Salih dedem…
Köy köy dolanır çağrıldığında kocaman java motosikletiyle…
Doyum olmaz Antakya sabahlarına.
Kara fırında pişince mis kokulu kâhke tepsileri
evlere ulaşıncaya dek
kâhke kokar sokakları.
Çocukluğum kokar bayram sabahlarında,
damla sakızlı kâhke kokusunda ararım çocukluğumu.
Bol zeytinyağlı, içine ekmek bandırılan toz zahterli kahvaltısında ararım…
Doyum olur mu hiç…

Akşam sohbetlerinin her dilden, gülerek yapıldığı kapı önlerinde,
aksanlı konuşan,
saygı, sevgi insanlarının buluştuğu Antakya’m!
Doğu’nun Kraliçesi, Sınırdaki Ay!
Antakya’m
Özledim!
Özledim!

23 Mart 2025

6. sayıdan

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir