|

Depremde, Erkan Özaydın

Gün ışıyordu. Alacakaranlıkta etraf zor seçiliyordu. Kırlaşmış saçları uzamış, üç günlük sakalıyla omuzları çökmüştü Mehmet’in. Bitkindi. Uzun süre yerdeki eşyalara baktı. Başka bir şehirden yeni gelmiş gibi sigara, kolonya kokusu da değil toz kokusu sinmişti üstüne. Aklı karışıktı. “Belki de başka bir şehre gitmek üzereyim,” dedi kendi kendine. Etrafına şaşkın bakarken öylece kalakaldı. Yola çıkmaya hazırlananları, yeni gelenleri aradı gözleri. Yoktular. Otobüslerin çoğu günlerdir bekliyor gibi toz toprak içindeydi. Etraftaki binaların çoğuharabolmuştu, otogar tamamen yıkılmış, otomobillerin hepsi hurdaya dönmüştü. Birini karşılamaya gelmiş olamazdı. Öyle olsa yanında bu eşyalar; hepsi kullanılmış, toza toprağa, çamura bulanmış giysiler, ceketler, ayakkabılar, bebek patikleri orada neden yığılmıştı? Bebek patiklerini görünce aklına torunu geldi. Yol kenarında sıralanmış iş makineleri gördü; ekskavatörler, kepçeler, vinçler, itfaiye araçları uykuya dalmış gibiydi. Kulağındaki şarkılar yerini haykırışlara, ambulansların siren seslerine bırakıyordu. Kenti toz bulutu kaplamıştı. Genzi yandı, öksürdü, kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Su içmeliydi. Etrafına bakındı. Bir şişe su alabileceği hiçbir yer, isteyebileceği kimse göremedi. “Bir yudum su. Bir yudum su. Bir damla su.” Ne olurdu bir yudum su bulabilse. Yoktu. Su yoktu. Hasta birine içirilen bir yudum suyun ne olduğunu duyumsadı. Çok susamıştı. Eliyle ceketinin cebindeki ilaçları yokladı. Şeker hapını, tansiyon ilacını içmeliydi. Tozdan ses telleri yapışmış gibiydi, sesi çıkmadı.

Köpeklerin titrediğini, ağladığını duyuyordu. Kuşlar sağa sola savrulup duruyorlardı. Yıkılmış bir evin penceresinde bir kedi dışarı çıkmak için çabalıyordu. Üzerinde yol işçilerinin fosforlu kırmızı ceketiyle yaşlı bir adam molozların arasından uzanmış minik bir eli tutuyordu. Dedesiydi mutlaka. Orada üç gündür yardım isteyen gözlerle etrafına bakarken hiç konuşmuyor, hiç ağlamıyor, hiç haykırmıyordu; donmuştu. Oysa hıçkırıkları çok uzaktan duyuluyordu. Havanın ne kadar soğuk olduğunu o an fark etti. Kendisi de üşümüştü, titriyordu. Kar yağmış gibiydi hava. Yağmur atıştırıyordu. Yerler çamurdu. Hatırladı. Sabaha karşı karyolası sarsılınca uyanmış, sıvalar, merdivenbasamakları dökülürken binadan hızlıca çıkmıştı. Her zaman pırıl pırıl boyalı ayakkabıları yoktu ayağında. Ayakları, pantolonunun paçaları partal partal, çamur içindeydi. Ayakları donuyordu. Yol kenarına yığılmış kullanılmış giysiler arasından bir terlik ilişti gözüne. Kadınlı erkekli her dilden; Türkçe, Kürtçe, Arapça, Ermenice şarkılar söyleyen arkadaşlarını, ut, keman, kanun, klarnet çalan, ney üfleyen, darbukayı konuşturan korosunu hatırladı. Sahnede yerlerini aldıklarında, seyircinin coşkulu alkışlarıyla kulisten çıkagelen koro şefinin gururla eğilerek selama durması geldi gözlerinin önüne. Barış ve kardeşlik şarkıları çınladı kulaklarında. Aşkı anlatan ezgiler duydu. Faklı yaşlarda gülen çocuklara ait yüzler geçti aklından. Yakın uzak akrabalarını düşündü. Hayır, bu duydukları “Sesimi duyan var mı?” diyordu. Derinden duvarlara vurulan taşların, borulara vuran tahtaların tok seslerini duyuyordu. Yıkılmış binaların molozları üzerinde insanlar sağa sola telaş içinde demirleri kesmeye, delik açmaya çalışıyorlardı.

Yolun karşısından genç bir adam koşarak geldi. “İş makinesi operatörüyüm,” dedi “AFAD yetkilisini arıyorum. Nerede olabilir? Sen buralısın, bilirsin.” Mehmet, genç adamın yüzüne donuk gözlerle baktı. Sorunun yanıtını almadanyıkılan binaların arasından, şehrin içine doğru hızla uzaklaştı.

Mehmet sarsıntının sürdüğünü duyumsuyordu. Sıvaların döküldüğünü, binaların devrildiğini, molozların üzerinde demirleri kesmeye, delik açmaya çalışanları görüyordu. Betonları kaldırmaya çalışanların elleri kan içindeydi. Yakınlarına ulaşmaya çalışanlarla karşılaşıyor, başına gelenleri anlatıyordu, söylediklerini duymuyorlardı. Kimse kimseyi duymuyordu. Çaresizlik her yeri sarmıştı.

Şehrin meydanına yürüdü. Habib-i Neccar Camii’nin yakınındaydı. Öğlen olmuştu. Yerin sarsıldığını duyumsadı. Çevredeki binalar birer birer çöküyordu. Şehri bir toz bulutu kaplıyordu hızla. Tarihi caminin kubbesi de çöktü. Meydanda çadır kuralara doğru ilerledi. Belki bir çadır bulabilirdi. Sordu. Yerini kimse bilmiyordu çadırların. Eskiden Kızılay hızla çadır kurardı. Hiç çadır yoktu. Çadır yoktu. “Çadır…çadır…çadır.”

Yanına bir görevli yaklaştı. Güvenli olmadığını, buradan uzaklaşmasını söyledi. Şimdi bırakıp gitmesi mi gerekmişti Mehmet’in? Esrik bir dünyada buldu kendini. Eski dostları gideceği yer için “çok iyi karar vermişsin” diyorlar, kendi düşlerini kuruyorlardı. O şehirler yüzlerce kilometre uzakta, huzur veren, geceleri sessizliğin hüküm sürdüğü şehirlerdi. Oturup saatlerce izlenebilecek gün batımı, kendi aralarında konuşan kuşlar vardı belki. Evler tek katlıydı, etrafları yeşillik içinde, köpek havlamaları bile gecenin huzurunu artıran konuşmalar gibi olacaktı. Bir şehir neden seçilirdi? Önkoşulsuz ve her şeye rağmen sevilen birileri var diye mi? Onların yaşadığı şehri sevdiğiniz için mi? Peki neden terk edilirdi? Terk ediliyorsa sıcak bir yuva, yumuşak bir yatak, gece boyu sohbet, tellerden süzülen nağmeler, deklanşöre bastıkça işitilen sesler miydi geride kalanlar. Gittiği yerde telefon her çaldığında, postacının her gelişinde, karıştırdığı fotoğraf albümde karşısına çıkacaktı. Üzgün bakışlarıyla dükkânına girip çıkan esnaf, anlamadığı konuşmaların endişelendiren elektriği olmayacaktı belki. Giden o değildi, şehir de onu terk etmemişti. Edemezdi. Yaşadığı şehri çok seviyordu. Bir gün mutlaka dönecekti. Bir tabak çorbanın kokusu, akşam serinliği çöktüğünde, hava kararırken eve çağrılan çocukların annelerine “Tamammm geliyorum” diye bağırmaları, akşam ezanı, kiliseden gelen çan seslerine karışacaktı yine. İlerideki fırından sokağa yayılan pidenin damağındaki tadı dolduracaktı içini. Yüzlerce yıldır olduğu gibi yeniden kurulacaktı şehirler. Komşularıyla, dostlarıyla yeniden sofralar kurulacaktı.

6. sayıdan

Similar Posts

  • İsyana Dağ Olurum, Mehmet Öksüz

    Adım adım ilerlerim insanların sırlı yüreklerineAğlarım çalan her şarkının melodisineDağların buzlu ovalarına duygularınaYürek kalemimi coşturup tek tek dökülürüm.Yaşarım hassas ruhların acılı duygularındaDile gelmeyen dertli şairin sessiz çığlıklarındaHikayenin türkünün ezginin asi sokaklarındaKalplerde sevgi bedenlerde fırtına estiririm… Ben hayatı tabiatı sevginin özünde anlatırkenİnsanlardaki sevgi asaletini kelimelere dökerkenYürek dilinin hırçınlığını kaleme hissettirirkenHayallerden kopup duygu denizinde kaybolurum… Az sözlerle…

  • ANTAKYA’DAN AALEN’E GÖNÜL KÖPRÜSÜ

    Almanya’nın sakin ve güzel şehirlerinden biri olan Aalen, Antakya için sadece bir “kardeş şehir” değil; aynı zamanda umudun, dayanışmanın ve kültür-sanat bağlarının da buluştuğu bir dostluk köprüsü olmuştur her zaman. 6 Şubat 2023 sabahı, Antakya’nın sarsılan taştan sokaklarında, minarelerin ve kilise çanlarının çığlığında büyük bir yükün altında kalmıştı tarih ve insanlık. O gün Antakya’nın yaraları…

  • |

    Sokak Şairi, Gazi Yolcu

    Cebimde iki aspirin var gazeteye sarılı,İki çöp kalmış iki öksüz çöp kibritimde,Avucumda üç yağmur tanesiHepsi de kalbinden vurulmuş.Sokaktayım, sokaklar beynim gibi simsiyah,Yapayalnız yaralı…Bu gece ay, elektrik tellerinde boğulmuş. Karanlıkta sisler dolaşır, ben karanlıkta dolaşırım,Kimse bilmez, ben o sabıkalı şairim,Ceketimi bir yarasa gibi usulca geceye asarım.Varsın ıslanayım, rezilce üşüyeyim kimseler görmesin.Cinnetimi anlatacağım,Cinayetimi anlatacağımYemin ettim.Bu sabah kahverengi…

  • Kül Kokulu Aksanımla, Murat Boğurucu

    Böyle kedersiz, inançla doldurulmuş bir ağızlaKül kokulu aksanımla öpemedim sıcak yağmurunu memleketimin.Çöl oluyor bütün kentler kuruyor ağzımdaki sevinçSusunca yüzümü içimde bir damla su kalmaz. Yazıyı öğrendiğim defterimdi hamal gibi taşıdığım hayal reçetesiGençliğimin neşesi jiletlenmiş kavgalı bir okul çıkışında,Sosyolojik ıstıraplarla bütlerine kaldığım a-kıllı hocalar,Bağırdığım her yokuştur şimdi burda içimde durmakta. Aşkın cam kenarına oysa hiç oturmadım,Ölümün…

  • |

    ŞEHİR, İNSAN VE ANLAMLI YAŞAMI, Bahri Loş

    İnsan yaşamının temelinde yaşamsal ihtiyaçlar vardır. Bir şehir kurulurken bu yaşamsal ihtiyaçlar göz önüne alınır. Binalar, yollar, alt yapılar, kurum, kuruluşlar vs. Şehrin oluşumu için son derece önemlidir. Ancak bütün bunların temelinde insan vardır, her şey insan içindir. İnsanın refah dü-zeyi ve huzuru sahip olduğu maddi ve manevi değerlerin toplamıyla mümkün olur. İnsanın gele-ceği tasarlanırken…

  • |

    Kayıp Yaşamlar, Sevgi Erol Öçal

    Bulutlar eski hatıraların kuşlarıGeçmişin rüzgarları karlı okyanus ıssızlığıSinyali sakıncalı çığlığı kıvrımlıYıldızların sessizliği o anlar Ah o sokaklar beyaza bürünmüş bir geçmişinBulutları cirit atan gökyüzündeKarga sesiyle çınlayanDüşünceli gecelerin loş ışığı Semavere od salınanİstigana gam salınanGıcırtısı köhne ahşapların sabahı başlattığıGüneşi eksik gökyüzüne uyanan rüzgarlı yürekler Kış tepelerin ardından soğuk rüzgarlar yollarkenAyrılıklar resmidir hayatBerrak sabah havasının özlemiyle terk…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir