DANS ETSİN RUHLAR KAVGA ETMESİN, Hatice Eğilmez Kaya
Gülizar Atan siyah beyaz olmayan, hassas bir yaratılışa sahip. Dünyaya, insanlara, var oluşa ve topluma lirik gözlerle bakıyor. Ruhların Dansı* yazarın ilk kitabı. İçeriğinde yaşanmışlıklara ilişkin, yükte hafif pahada ağır anekdotlar var. Her bir anekdotun kendisine özgü birer ana düşüncesi olsa da yaşanmış olaylardan damıtılmış yazıların ortak düşüncesi, insan olabilmek ve insan kalabilmek kararlılığına dair. Yazarın ruhunu siyah beyaz olmaktan uzak kılan en önemli etken, iki kadim kültürün bileşimine sahip olması. Atan’ın annesi Hataylıdır, babası ise Girit mübadilidir. Annesinin sıcacık doğası, babasının içtenliğiyle bir araya geldiğinde ince duygulu bir kız çocuğu yetişmiş. Ruhların Dansı’nda bu kız çocuğu satır aralarında bazen güle oynaya, bazen hüzünle dolaşmakta. Ve eserde anlatılan olaylar onun gergefinde işlenmekte.
“Nasıl oldu, ne zaman ve nerede kaybettim kendimi? Korkar oldum sevmekten…” diyor “Ben Ben Değilim” adlı yazısında Gülizar Atan. Yüreğinin nasır tutmuş olmasına, sevmeyi unutmak zorunda kalmasına içerler. Eskiden doya doya yaşayan kadın gitmiş yerine yalnızca kendisine bahşedilen zamanı harcayan bir kadın gelmiştir. Sevebilmek yetisi de yabancısıdır artık: “Zamanı geçiriyorum adeta, hoyratça hem de. Ben, beni tanırdım; artık tanımadığım biriyim. Nasıl da severdim, sevmeyi bilirdim. Öyle güzel severdim ki her şeyi, hayran kalırdım içimdeki sevgi dolu ben’e. Yok artık kayboldum, sevgiye olan inancımla birlikte. En değerli varlığımı kaybettim. Şaşırmıyorum artık. Eskiden şaşardım her şeye… Oysa ne güzelmiş şaşırmak…” (s. 6) Artık herkes aynıdır ona göre.
Duyarlılık insanı insan kılan en önemli koşullardan biri. Dünyanın çok önemli bir kısmı hodbin, bencil ve umursamazlarken şairler, sanatçılar, düşün insanları duyarlı insanlardır. Bu yüzden de herkesten çok acı ve çile çekerler. Atan böylesi insanlardan. Evinin penceresinde anneannesini bekleyen kız çocuğu için de duygulanır; yolunu yitiren yaşlı adam için de, solan adaçayı fidanı için de, Alzheimer hastası komşusu için de, ölmeye terk edilen kayısı ağacı için de, şehirlerarası taşıtta haksız yere azar işiten yolcu için de… Ondaki lirik damar işte bu duyarlılıktan beslenir. “Canım acıdı” der örneğin oğlunun akıl problemleriyle uğraşmak zorunda olan komşusunu anlattığı yazısında.
Annesini, babasını, kardeşlerini, oğullarını ve onların ailelerini, komşularını, dostlarını… son derece yoğun ve derin bir sevgiyle sever Gülizar Atan. Ağaç gibi, kökleriyle toprağa tutunurken, gövdesiyle var oluşunu gerçekleştirir, dallarıyla geleceğe uzatır ellerini. Her an anne ve babasını sevgi ve bağlılıkla anar. Her anneler günü, her babalar günü, hatta her öğretmenler günü onun için sonsuzluğa göç eden yakınlarını anma vesilesidir. Gerçi hep aklında ve kalbindedir onlar. Babasının “Bre Gülzar” deyişi kulaklarında çınlar durur. Gülizar da güller içinde ağlayan gül, yaralı gül anlamı taşımaktadır zaten. Eğer umursamaz olsaydı bu denli kırılmaz, yaralanmazdı kuşkusuz…
Ruhların Dansı’nda dikkat çeken duygulardan birisi de gitmek duygusu. Acının, vefasızlığın, ihanetin, bencilliğin olmadığı yerlere gitmek duygusu. Yolculuğa çıkmak ister, kendisine yük olan her şeyi ve herkesi geride bırakarak. Bu nedenle olsa gerek Urla’ya, Palamutbükü’ne, Datça’ya… gitmeyi sever. “Tebdili mekanda ferahlık vardır” diyen atalarımıza hak vererek. Ona göre gitmek eylemi kaygılardan azade etmektedir insanı: “Şu anda yollara çıkmak vardı. Hem de öyle çok fazla eşya almadan yanına. Dingin bir kafa ile, ardında sana sorun olacak hiçbir şey bırakmadan… Hem de bir sorumluluk duygun olmadan. Yol arkadaşınla… Öyle iznim bitecek, az zamanım var ya da çiçekler sulanmazsa ölürler, kedim ya da köpeğime iyi bakıyorlar mı acaba, ödemeler ne olacak? Kaygıları olmadan. Çıktın mı yola?” (s. 14 )
Onurlu insan olmak dünyanın en değerli meziyetlerinden birisi. Herkesin bin bir maskeyle dolaştığı, dürüstlüğün geçer akçe olmaktan çıkarılmaya çalışıldığı, özverili insanların ezildikleri… bir dünyada onurlu olmak azmi muhteşem bir ziynettir. Gülizar Atan onurlu insanı şöyle betimler: “İnsanın onurlu duruşunu koruması ne kadar zor artık bu toplumda… Açım diyemez onurlu insan, üşüyorum diyemez. Saklar durur gizemini, dik duruşunun ardında…” Fakat aynı onurlu insanı çileden çıkarır sahte hayatın sahte ilişkileri: “Bir sözdür onu haykırtan, çıldırtan… Bir tek cümle; saygısızca olan! İşte o an korkun o onurlu insandan! Yakar ortalığı çığlığı ile onurlu haykırışı ile… Her insanın aynı olmadığını düşünerek davranmalı karşısındakine. Yanılıp üzülebiliriz sonrasında, hatta insan olduğumuza bile… Çünkü ezer geçer seni dik duran, onurlu kimliği ile…” (s. 16)
Ruhların Dansı’nı ellerine alanların ilk karşılarına çıkan görsel yazarına ait bir rölyefin fotoğrafı. Bu fotoğrafta kadın daracık bir yere sıkıştırılmış. Kımıldanacak alanı bile yok. Sessiz bir çığlık yükseliyor gözlerinden fakat gözleri hem umutlu hem de masum. Rölyefle ilgili olarak Atan şunları söyler: “Sessiz Çığlık koyduğum kadın figüründeki rölyefte, kadının çıplaklığı ile dar bir alana sıkışmış hali, beni çok etkiledi. Bugün; ezilen, hor görülen, sindirilen, aşağılanan, her alanda emek veren kadınların bir nebze de olsa sesinin duyurulması için seçilmiş bir gün olmasından dolayı, bu kadın figürlü rölyefi bitirmek istedim. Haftaya boyanacak. Bu günün tarihi ile benim için anlamı artacağından dolayı da çok mutluyum…” (s. 62 )
“Ben hiç küsmeyi bilmem. Bilmedim, bilemedim, öğrenemedim. Sözümü hiç esirgemedim, çok sevdim çok. İnsanı sevdim, bazen hak etmese de. Hayvanı, bitkiyi, yaratılan her şeyi, her şeyi sevdim. Ayırt etmeden hem de. Tüm evren konuştu her zaman bana, duymayı öğrendim çünkü. Vee duydum.” diyor Gülizar Atan. İncinse de incitmeyen Anadolu mayasından nasibini almış bütün iyi insanlar gibi. Fakat önünde sonunda kırarlar. İncinir, yorulur, sitem etmek en doğal hakkıdır kuşkusuz: “İşte kırıldım en sonunda, ben de yoruldum. Kendime ceza verdim, kimselere veremediğim kadar hem de… Gözlerim yaşlı, boşalıyor gözyaşlarım gözlerimden sel gibi şimdi. Varsın yağmur gibi yağsın, yağsın da temizleyip arındırsın paslanan yüreğimi…” (s. 71)
Kentlerin keşmekeşinde hepimiz mutsuzuz ve kimilerimiz öfkeli. Yazar gördüğü bir manzara karşısında “pimi çekilmiş bir bomba”ya benzetir 21. yüzyıl insanını. Hele ki bizim ülkemizde. Öyle büyük acılarla sınandık ki artık kimsenin kimseye tahammülü de kalmadı sabrı da… Olay eserde kısaca şöyle anlatılır: “Dün, günlerden çarşambaydı. Her zamanki gibi arkadaşımla birlikte Bostanlı pazarına doğru yola çıktık. Önce şöyle bir turladık. Çok da kalabalık değildi, günün erken saati olduğundan dolayı sanırım. Giysilerin olduğu bölümlerde bir ara kalabalık oluştu ve iki bayanın yüksek sesle bağrıştığını duydum yanlarından geçerken. Giysi seçen bayan, yoldan geçen sırt çantalı kadına hakaret edercesine bağırıyordu. Genç kadın da çocuğu ile ilgilenirken sanırım sırt çantası ile ona çarpmış. Alışveriş yapan kadın kontrolden çıkmış bir şekilde hakaret ederken… Sözlerini ağırlaştırıp küfürlü hakarete başladı (o…) sırt çantalı kadının yanındaki erkek kardeşi olduğunu sonradan anladığım iri yarı delikanlı, bir anda öfkeyle kadının yanına gitmeye çalışırken, nasıl olduysa ben önüne geçip kolundan çekip dikkatini dağıttım. “Sakın haa! O normal değil… Normal insan küfür etmez!” diyerek onu kendine getirdim. Olayı bana anlatmaya başlayıp da, onu anladığımı ifade ettiğimde ise yavaşça sakinleşti. Büyük bir kaza atlatmıştı delikanlı. Fiili bir harekette bulunsaydı sonu ne olurdu bilemiyorum. Gencin başı büyük bir dertten kurtulmuştu.” (s. 90) Yazarın duyarlı davranışı kavgayı önlemiştir. Sonrasında okurlarına dışarı çıktıklarında dikkatli olmalarını, terbiye yoksunu kişilerle muhatap olmamalarını salık verir. Dünya sevgiyle, anlayışla ve hoşgörüyle kurtulabilecektir içinde bulunduğu bu acımasız dar boğazdan.
Bir gün Atan’ın telefonu çalar. Sema isimli bir arkadaşıdır arayan. Sohbetleri sırasında arkadaşı yazarın yıllar önce söylediği bir sözü anımsatır. Arkadaşı ona “Nasılsın Gülizar abla, iyi görünmüyorsun” demiştir. Atan da “Gönül yorgunuyum Sema’cığım, gönül yorgunuyum” diye cevap vermiştir. Yirmi yedi yaşındadır yazar o yıllarda. Üzerinden otuz yedi yıl geçmiştir… Şöyle bitirir sözlerini: “Daha gencecikmişim ve de gönül yorgunuymuşum. Demek ki insan, hayatı yorularak, acılarla yaşarsa bir de algılarsa eğer, yaşamı erken çözüyor. Şimdilerde ise insandan yana gelebilecek her şeye hazırlıklıyım. Erken öğrendim çünkü… Yorgunum…” kitaba girmeyen bir yazısında. Gönül yorgunu deyiminin önemi dolayısıyla bu yazıyı anmak istedim.
Ruhların Dansı’nda gönül yorgunu olsa da, sayısız kereler kırılıp incinse de hayata iyiliklerle, sanatla, dostlarıyla, ailesiyle, evlatlarıyla, güzel anılarıyla her şeyden çok kendi içsel gücüyle tutunan bir kadın var. O kadın her şeye rağmen ve inatla insanları sevmeye devam ediyor. Çiçekleri, doğayı, çocukları, yaşlıları çok seviyor. Zaten onlar da hak ediyorlar sevilmeyi ve değer verilmeyi. Bize de koşulsuz sevmeyi, paylaşmayı, affedebilmeyi, hoşgörüyü, iyilik yapmayı öğütlüyor.
Keşke dinlesek, keşke anlasak…
Hayat sevince güzel!
*Ruhların Dansı, Gülizar Atan, Akdoğan Yayınevi, 2025, Ankara.