|

KİRPİKLERİ KALDI KALDIRIMLARDA GAZZE BEBEKLERİNİN, Uygur Orhan

–çekmişler kamalarını bir halkın kaküllerini kesiyorlar
bir elleri Petrodolarlarda kanlı paylaştırıcılar

fotograf önlüklerinde tek heceli şiirlere bulaştı bu soykırım
belgilerin en kısası çocuk yüzün
gazetelerin manşetinde kıpkızıl puntolar
delişmen çocuk sakin kalmazsın biliyorum
yaraşmıyor sana susmak
üçyüzaltmış derece döndür bak kafana
kafan kelimen ne varsa
böl kır barışa/kur
ortalıkta zulüm ve kül ses tozları savuruyorum
kulağına üfürüyorum çınlıyor geniş bir açılmaya
ölü bir atı ağartıyor zaman
zifiri ve lime lime
şu gitar hangi tonda
umarsızlığı mırıldanma bana
haykır halkların birleşmişini
gerilmiş davuldaki derime vur

beyaz bir halı gibi yağdı bomba geçti yağmurun içinden
durmaksızın kemikleri eridi
iki kişilikti savaş şaka değil ironi hiç değil

geçmez değil
geçer ölü filistin menekşeleri
dünyanın saksısından
bu kaçıncı boğuşma kaçıncı yiti
kaçıncı alev kusması
en son tırnaklarınız kaldı tarlalarda
geçer sürgüye çocuk gözlerin
gazze’nin gözleri kum çiçekleri
sözsüzlüğün namlusunda

ne ağlarsın benim zülfünü uranyum yakmış
filistin bebekleri
tankların sesi erişmedi daha sağır suratlara
ve cephede çocuklar etinde barut taşsız sapan
her şehir zehir her sokak öfke atölyesi
bu da geçmez
en derininden yara bu
sarı kavaklar saçını başını yoldu
döküldü gökten gölgeler külden
adın bende saklı değil
koynumda hayır fişekleri içimi içimden çıkartıyorsun
— kaç birim acı metrekareye yağan
— kaç ölüm kavalı bir mecazı üflüyor
— kaç ekmek ambargoda ilaç ablukada

fotograf arkalıklarına çok heceli düzyazılara bulaştı
haritasız öyküler
ne ağlarsın benim bacakları kesik gazzem
beyaz ve siyahtı bıçak çöl silahları siyahtı
göklere vardı lal diliniz
ateşe yürüyor kelimeler bak

ve dağlarda kirpikleri kaldı onların
önce onlar yandı
o atlar ki yalınayaktılar
çelik ahtopotlara karşı

bu da geçmez
kanlı ağaçlar sarı sesini döktü önce suya
kuşatıldı filistin zambakları köşe başında yaktılar
dört koldan dört gözlü eşkiyalar
içimi içime sığdırıyorum
gözbebeklerine bakınca senin gazze
elleriniz bende saklı değil parçalanmış burnunuz
postalımda hayır çivileri beni sana götüren
bir baykuş üçyüzaltmış derece ağlıyor
–kaç ölçekli acı
–kaç yetim anlam
— kaç baş yitim

in çık ateşin defterine kurşun kelimelerle
kırık kalemim ve mor ve gri
fosforlu misketler fısıldasam kaçacak
kuşları tablomun gergin telgraf tellerinin
tınnnnnnn tınnnnn tüyü dökülecek ayaz geceye

                                                   --gazze’nin gazelleri gül 
                                                      külleri kanlı gazel

ortadoğu’nun kavşağında bir göbek
göbeğinde kanlı sargıları konduların anlında akrepler
tambur çalıyor körler milletlerin bir –(leş)-mişi
ve uçurulan köprüyü izleyen kuklalar

yatağında mumya bakışlı uykularda
akdeniz’in havuzunda yüzüyor israil
geceyi işgal ediyorlar söylence değil
sarhoş mayınlarıyla bir kulübeyi
beni iten çağrışımlar
tenimde eski kesikleri var kurtuluşun

— gazzeli kızın yüzündeki gamzeyi oyuyorum
elmas uçlarla mermere şimdi

meşaleleri yakın ama şiirimi yakmayın
üşürüm/üşür filistin
can deneme atölyesinde
can bölük pörçük
imbiğimde birikiyor kahrolsun imgesi
kocaman şiir serçesini paltomda saklıyorum
bir genç kız ağlıyor
— kaç tugay geldiniz
— kaçıncı armağan bu irin bu kan
— yekinip doğrulma zamanı bu an

yüreğimde alevden ritimler
bilincimin mayalanan mecazı
en ön duyarlığım
çıplak sayılar sıfırlar en ön
silahların üretimevinde kasalar
insan kanından villalar
cilalanmış sahte barış heykelcikleri
dağda bıraktılar gözyaşlarını bir ananın

künye münye çekilmiş fünye
bir avluya güneş yerine uranyum düşüyor
bu kaçıncı kalkışma
bu yıkılıp gelen
ortadoğum tarihim kan akan memelerim
kaça bombaladınız beni
kırmızı mürekkeple yazdım adınızı
savaşın sapsarı defterine
ben de oralara şiir çatıyorum şimdi
çelik bilyeli barbar kartallara karşı
dişimde ahtopotun attığı bomba çekirdekleri
burnumda barut dürbünlerin camında cesetlerim
tine tene büründüm ölü sayısı beş yüz
gazze diye göründüm yaralı sayısı bin beş yüz

kim ateşle fırça vurdu şu tabloya
mor bir kar yağıyor salkım salkım yarına

gizli kağıtları yırtın / şiirimi yakmayın üşürüm
üşür gazze üşürüm
kaça çiğnediniz beni
ortadoğulu tanrılar neredesiniz
ona kırk kilometrelik alanda bir buçuk yıldır hapis
bir buçuk milyon ana baba oğul kız
şerit şerit şiir dökülüyor paletlerden
tanklar/acımadı mı yüreğiniz sizin de
kaldırımlarda kirpikleri kaldı filistin bebeklerinin

6. sayıdan

Similar Posts

  • ANTAKYAM GÜZ GÜLLERİ, Fevziye Aşkar

    Nereye baksam sevginHangi yöne dönsemHayalini görüyorİçimi yakıyor kırık kanadınHasretin kat kat katmerlenirGüzelliğin, ilkbahar mevsimiSolmayan yüreğindedir.Şiirlere nefes verenHoşgörün dillere destanCennetin güz gülleriCanım Antakya’m Taşlı yollarında yürümekHarabe caddeleri görmekSavrulup durdum deli divaneSımsıcak kucağındaBütün kültürlere yuva oldun.Merhametin zemherideGüz güllerini açtırdı.Kederli ruhlaraKardeşliği, birlikteliği bahşettin Antakya’m Tarumar olan yıkık kentimKöpüren dalgalarındaKardeşlik sabrınlaÇareme derman oldunAç, susuz, evsizlereİyilik perisi olupGönlüme coştunKol kanat…

  • Yoksun, Acibe Sıkar

    Karanlıklara haykırdım durdumSana olan hasretimİçimde büyüdüSustumYıldızlar cılız ışıklarıylaruhuma tutunmaya çalışırkenSeni aramaktanyorgun düşen yüreğimbedenimle eşitlenirkenYoksunRuhumda kopan fırtınalarDalgalarla boğuştuSığınıp huzur bulacağımLimandınYürüdüğüm yollardaYörüngemde hep vardınBaşımı dayayacak omuzdunHayallerimi süsleyenbeyaz atlımdın.Yıldızlar soluklaştıGece bir yankı olduYoksun Soranlara gidişini anlatamadımGözyaşlarımı kimse görmediGece göğü parça parça solduİçimin boşluğunda kayboldu.Karanlığımasenin aydınlıkları toplayıpgetirmeni bekledimAma yoktunVe gecenin siyahındaSessizliğimde kayboldun

  • |

    Antakya Mozaikleri, Minel Hüzmeli

    Antakya, yüzyıllardır taşların birbirine kenetlendiği bir şehir… Kimi zaman bir mozaik ustasının ellerinde renk bulmuş, kimi zaman bir duvarın çatlağında fısıldayan eski bir hikâyeye dönüşmüş. Ben, bu şehrin kırık taşlarını ellerimde tutan bir mozaik sanatçısı olarak biliyorum ki, Antakya sadece bir şehir değil, zamanın içinde usulca yankılanan bir dostluk türküsüdür. Mozaik, tıpkı Antakya gibi, farklı…

  • Ahşap Köprü, Hülya Bayındır

    Gökkuşağının görüldüğü yağmur bitimlerinde;Düşler kuranların konakladığı,Ahşap bir köprüyüm ben…Duyarım umutların, umutsuzlukların sesini,Her bir parçam zamanın tanığı,Her bir parçam yürek yanığı…Her bir parçam,Küçük sırların,Büyük özlemlerin sandığı.Hüzünler çöker üstüme yağmurlar dolusu,Uzak hayaller sürtünür yüzüme,Rüzgârın fısıldadığı… Mevsimlere benziyor insanlar;Kimi kış tutar avuçlarında,Kiminin kucağında,Yaz sıcaklığının ışıldayan başağı,Bir yanımda geçmiş, hüzünle süzülen su,Diğer yanımda gelecek, umutla açan bir çiçek…Gıcırdar ruhum…

  • Usta, Ahmet Yılmaz Tuncer

    Kalem bulamadın eline alacakYazdırmadılar sana ne içerideNe dışarıda gökyüzünü düşledinYeşilin sarıya dönüşünü ana rahmineDüşen bir bebekti şiirEllerineKollarınaBacaklarınaÇıplak bedenine yazdınBizi bizden alan dizeleriniŞimdi kalem ellerdeDizi dizi deste deste kâğıtlarBütün sözler dillerde yazılmıyorSen gibi gökyüzünü düşlemedikçeYeşilin sarıya dönüşünü hayal etmedikçeSöylenmiyor sen gibiYazılmıyor sen gibiNazım Hikmet RanUsta Yazarın Tüm Yazıları

  • Ne Vakit Seni Düşünsem, Bahri Loş

    Ne vakit seni düşünsemdünya olup kanıyorumVe her akşam bu şehir gözlerini giyinse deHer sabah hayata yine sensiz başlıyorum Ne vakit seni düşünsem savaş meydanındabir çocuk olup vuruluyorumVe siyasi bir argümana dönüşüyor acılarımeli kanlı liderlerin dilinde Ne vakit seni düşünsemyabancı bir diyarda kendimi unutup kayboluyorumVe siliniyor hafızamda ne varsaSiyah bir noktaya dönüşüyor dünya Ne vakit seni…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir