Geyik Böceği, Bahri Loş
Recep Yıldırım’ın “Tammura” isimli kitabını severek okumuştum. Bu yüzden “Geyik Böceği” isimli kitabını da heyecanla elime aldım. Geyik böceği kitapta; kara, iri bir böcek, kabuğu en sert böceklerden, üzerine koca bir tomruk düşse bir şey olmaz, kırk genç üzerinde Kırıkhan halayı çekse bana mısın demez, zararsızdır, bir o kadar da yararlı; sertliği bes kendini korumak için, ezilmemek için”cümleleriyle tanıtılıyor. Kitabın ismini taşıyan hikaye yine geyik böceğinin bu anlamından hareketle bir göndermeyle bitiyor. Hikaye halk arasındaki bir reenkarnasyon olayı üzerinden bizi Kore Savaşına, o dönemin siyasi olaylarına götürüyor. Recep Yıldırım doğal olarak bu olayların derinine inmiyor ancak o döneme götüren göndermelere ve ifadelere yer veriyor. Hikaye aynı zamanda o dönem toplum içindeki ön yargılara, bugün dahi önüne geçemediğimiz hileli oyunlara da dokunduruyor. Bunun yanında aynı hikayede yaşamın içerisindeki sahiciliği, samimiliği ve sıcaklığı gösteren ilişkileri de görmek mümkündür.
Kitaptaki güzel ve üzerinde durmak istediğim hikayelerden biri de “PİL AKMIŞ” hikayesidir. Olay tamamen, bozuk bir radyo çevresinde dönüyor. Hikaye içerisinde yakın tarihin acı olaylarından biri olan Maraş katliamına dair anlatılar da yer alıyor. Benim bu hikayede üzerinde durmak istediğim nokta, bozuk radyo üzerine konuşmalar devam ederken hikayenin kahramanlarından Terzi Fikret’in kullandığı ifadedir. “Hatıralarımız da dile getirilmediği zaman kanımıza karışıp bizi zehirliyor.” diyor Terzi Fikret. Bu söz üzerine çok şey söylenebileceği gibi aynı zamanda hiçbir şey söylemeye gerek bırakmayacak kadar da açıktır. İnsan konuşmak ister, sözcüklerinin anlam bulduğu yerlerde. İnsan anlaşılmak ister. Bir cümleyle, bir bakışla. İnsan paylaşmak ister. Gördüğünü, duyduğunu ve yaşadığını. Dile gelmeyen duygu ve düşünceler içimizde ölmekle kalmaz aynı zamanda bizi de öldürür. Yazar, Terzi Fikret’in bu sözleriyle bizleri konuşmaya davet ediyor. Havadan sudan, geçmişten ya da gelecekten. Konuşmak yaşam içerisinde onlarca gerekçenin sonucu olabilir. Cahit Külebi “HİKAYE” şiirinin bir bölümünde:
“Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz”
diyerek sevdiğini konuşmaya davet ediyor. Çünkü konuşmak bir yerde yaşamın kendisidir. Recep Yıldırım’ın hikayelerinde neredeyse her cümlede yaşamı yakalamak mümkündür. Üstelik bizi yaşamın farklı alanlarına götürüyor. Farklı konular üzerinde düşünmeye davet ediyor.
Recep Yıldırım yine “HAYDAR/HAYDAR” hikayesinde farklı kültürlerden insanların konuşmalarına götürür bizi. Burada dillerin de farklı oluşundan yola çıkarak: “Lisan kalbin kapısı, selam anahtarı; her dilin anahtarı ayrı.” İfadesine götürüyor. Kalp, dil, sohbet ve özgünlük çemberinde bu kısacık ifade bize çok şey anlatıyor.
Ayrıca “MEZUNİYET BALOSU” isimli hikayede baba-kız üzerinden bir kuşak çatışması sayılabilecek sosyolojik bir noktaya dikkat çekiyor Recep Yıldırım. Olaylar üzerindeki algı farklılığına dikkat çekiyor bu hikayede.
Kitaptaki ilginç hikayelerden biri de “EMANET SÜT” hikayesidir. Ömrü boyunca kendi olamamış bir babanın ölüm döşeğindeyken biraz da kırgın olduğu ve kendi olmayı seçmiş oğluyla konuşması dikkat çekiyor. Hikayede baba bebekken başka bir kadın tarafından emziriliyor. Yaşamı boyunca da kendi olmayı beceremiyor. Hikayenin son kısmında oğulun babaya “Annene git bu sefer. Seni bir daha doğursun; seni sana mahsus bir sütle emzirsin,” sözleri bir nevi hikayeyi özetliyor. Yaşam içerisinde kendi olamamanın çok sayıda sebebi var. Recep Yıldırım bu hikaye üzerinden kendi olma ya da olamama durumunu tartışmaya açıyor.
“NÖBET DEFTERİ” isimli hikayede anlatıcı kadın bir öğretmen olarak seçilmiş. Hikayede hemen gözüme çarpan “ Ben gözyaşlarımı sözcüklendirdim.” cümlesi oluyor. Hikayenin kahramanı yazan ama yazdıklarını paylaşmayan biri olarak karşımıza çıkıyor. Yazı yazmayı, gözyaşlarının sözcüklendirilmesi, şeklinde şiirsel bir dille ifade ediyor. Bu durum yaşananların ve kimseyle paylaşılamayanların kağıt, kalemle anlam bulması insanın en doğal ihtiyacı olan anlatma ihtiyacını ön plana çıkarıyor. Burada, yazmasam deli olacaktım, diyen Sait Faik’i anmak gerek. Aynı hikayede dikkat çeken bir husus daha var. Anlatıcı konumunda olan kadın öğretmenin nöbeti sırasında çocukların “Sil baştan başlamak gerek bazen, hayatı sıfırlamak” şarkısını söylediklerine tanık olmasıdır. Anlatıcı bu çocuk yaşta neleri sıfırlama ihtiyacı duyduklarına şaşırıyor. Bu hikaye üzerinden Recep Yıldırım bizi içinde yaşadığımız toplumun sosyolojisini hem incelemeye hem de anlamaya davet ediyor. Hikayenin başka bir bölümünde de nöbet defterinin gerçeklerin göz ardı edilerek tutulduğunu ve pek çok şeyin şeklen yapıldığını gösteriyor.
GEYİK BÖCEĞİ kitabından bazı hikayeler üzerinde durmaya çalıştık. Kitap genel olarak bizi yaşamın içerisine dahil olmaya çağırıyor. Herkesin sanal aleme bu kadar daldığı bir dönemde gerçek evlere, gerçek sokaklara ve gerçek sohbetlere davet ediyor. Yaşama dokunmak, yaşamın içerisine dahil olmak aynı zamanda yaşamın problemlerini de görmek anlamına geliyor. Kitap, insanın olumlu ve olumsuz yönlerine, toplumun sosyolojisine ayna tutuyor.
Yazar kitabı Kayıp Kentin Hikayeleri olarak nitelemiş. Geyik böceğinin hikayedeki tanımından yola çıkarak, geyik böceğini bir yıkılışın ardındaki diri umut olarak algılıyorum. Umut sadece yıkımlarda değil yaşamın her anında insana gerekli olacaktır. Bir şehir ayağa kalkacaksa sadece binaların yükselmesiyle değil o şehir belleğinin yaşatılmasıyla; anılarının, hikayelerinin, insanlarının, tarihinin, sosyolojisinin anlatılmasıyla ayağa kalkacaktır. Recep Yıldırım bu topraklarla yoğrulmuş bir insan olarak şehrine yazdığı eserlerle sorumluluğunu fazlasıyla yerine getiriyor.
8. sayıdan