Bir Şiirin Anlattıkları, Şehnaz İşeri

Arif Coşkun’un Uzay Gülü kitabını seçmişti kadın. Beş altı kitabı daha vardı. Birer tane almıştı: Canan Sanlı, Hatice Eğilmez Kaya, Kamil Akdoğan. İki kitabını da Veysel Çolak’a ayırmışlardı. İnceleme yazısı yazacaklardı herbir kitapla ilgili. Kadın tereddüt etmişti. Daha önce şiir incelemesi hiç yapmamıştı. Hoş öykü ya da roman üzerine de inceleme yazısı hazırlamamıştı ya. Ancak lise son sınıftayken kendi yönlendirmesiyle arkadaşlarının ona “Uzaylı” lakabını taktıklarını anımsadı gülümseyerek. Uzay Gülüne  karşı sıcak bir şeyler aktı içinden. İşte böyle seçti onu.

İki üç kez okudu şiiri. Çok karışık geldi, Allah’ın bildiğini kuldan niye saklamalı, pek bir şey anlamadı. “Çağla renginde zehir” tamlaması dikkatini çekti. Gözünün önüne yıllar önce evdeki küçük fareyi öldürmek için koydukları çağla yeşili rengindeki zehirli buğdaylar geldi. Sonra tamlamanın geçtiği mısraya baktı: “Çağların adı iri iri günah kir ve çağla renginde zehir” Asırlar anlamındaki çağlar ile çağla meyvesi arasında bir sözcük oyunu mu yapmış şair diye düşündü bir süre. İlk mısrayı okudu: “Bu uygarsız düzende yaşam yoktu yok” Uygarsız düzen de ne demekti hem nasıl da kulak tırmalıyordu. Medeniyetsiz düzen yok yok ilkel düzen demek doğru olacaktı. Şiirin başında ve sonunda “nüve” sözcüğü geçiyordu: “Bilinç nüve yoktu yok” Ne demek öğrenmeliydi. Tekrarlanan mısralar dikkatini çekti sonra. Bir iki sözcük değişimiyle tekrarlanan mısralar. Onları not aldı:

“Uygar bir arınmak yoktu hiç”
“Uygar bir arınmışlık yoktu yok”
“Uygar bir arınma yoktu yok”
“Kanlı çirkin kirli bir kabuk kalıntısı hep”
“Kanlı kirli ve çirkin bu kabuk kalıntısı çağ artığı dünden”
“Kanlı kirli bir kabuk kalıntısı yaşatan bu topraklarla”

Yazdıklarını okudu kadın bir daha bir daha. Yok Viking çizgi filmindeki Viki gibi parmağını burnuna sürtüp “buldum” diyemedi.

Bakıyor ama göremiyor gözünün önündekini kadın “Kanlı çirkin kirli bir kabuk kalıntısı hep” diyor Arif “çağ artığı dünden” diyor. İşte apaçık yazıyor. Hakikaten de dünyada yaşamıyor bu kadın. Lakabının hakkını veriyor. Ah bu arada kendimi tanıtmadım: Bendeniz şiiriniz “Uzay Gülüyüm”

“Yağmalamak, parçalamak, yakmak, yıkmaktı hep” demiş şair. Savaşları, savaş sonrası yapılan yağmaları yıkımı söylemiş dedi kadın. “Açtılar hep korkunç homurdanışlarla düşen salyalar” demiş. Kuduz köpek gibi insanların saldırdığını söylüyor şair dedi kadın. Ah tabi ya “Kanlı çirkin kirli bir kabuk kalıntısı” diye devam etti akabinde. “Kanlı…” derken dizkapağındaki kabuk bağlamış yara çözümlemesinden hemen uzaklaşmalıyım. Dünyadan bahsediyor çünkü. Şiirin son iki mısrasında:

“Bir bebek vardı doğacak

Uzaygülü koydum adını” derken böyle bir dünyaya bebek getirilemez ancak uzayda bebek yapılır diyor şair dedi kadın. Şiirin önemli bir kısmını çözümlemenin sevinciyle arkasına yaslandı.

Uzayda bebek yapmak mı? Uzaylı bebek mi? Ay altıma yapıcam şimdi gülmekten. Tutamıyorum kendimi. Bu kadıncağızın gençliğinde Uzaylı Zekiye diye fantastik komik -bakın komedi demiyorum- bir dizi vardı. Nereden hatırladı onu? Ne alakası var Arif’in toplumsal mesaj veren şiiriyle.

“Çağların adı iri iri günah ve kir ve çağla renginde zehir” diyor şair dedi kadın. “Çağların adı iri iri günah ve kir” derken şair, bir çağı sona erdirip başka bir çağı açan olayların kanlı çirkin kirli olduğunun üzerinde duruyor. Herbir yeniçağ çok insanın canına mal olarak başlamıştır diyor dedi kadın.

Bingo! Tebrikler kadına. Mesela yeniçağı başlatan Amerika’nın keşfinde öldürülen yerliler, yakınçağı başlatan 1789 kanlı Fransız İhtilali gibi. 

1959’da Rus kozmonot Yuri Gagarin uzaya gidiyor. Uzaya giden ilk insan oluyor dedi kadın. Şiiri 1964’te yazmış diye devam etti. Amerika ile Rusya arasında o yıllardan itibaren uzay yarışı oluyor.  Kanlı kirli çirkin bu kabuk kalıntısında yaşamaya çalışmak zorunda değiliz. Yeni yaşam alanları bulunacak. Yeni umutlar yeşeriyor diyor şair. Bu yeni bir çağın başlangıcı, bu yeni çağın adını “Uzay Gülü” koyuyor şair dedi kadın.  

Similar Posts

  • Göz Göze Gelmek, Sevim Yunus Habip

    Duvarın dibinde üç gölge‘’Amin’’‘’Amen’’Ve sessizlikBelki en derin dua budur Sesleri karıştırır bir çocuk‘’Merha…selam…shalom…’’Tebessüm düşer aralarına Taşlar bile alışmışEzanla çan,Karışıyor aynı havaya Ekmek uzatır bir kadınHamur değilGönül yoğurmuştur Açılır pencerelerIç içe geçer evlerEğilir bir yabancı camdanYavaşlar biraz dünya Anlamadığın bir yüzAnlatabilir sana seniÇekindiğin o anBelki kalbinin ilk sözcüğüdür. Öteki,Bir başkası değilSenin başka bir halin HoşgörüAnlatmaktan çok…

  • DOĞU’NUN KRALİÇESİ ANTAKYA- HATAY, Gülizar Atan

    SINIRDAKİ AY! demekti HAT-AY!Enkazdan çıkan kolyeydi gördüğüm.Antakya taşı üzerine,elle işlenmişHİLÂL, HAÇ, DAVUT’un YILDIZI…VE en üstte ZEYTİN DALI taşıyan kuş…Öylesine bir kolye değildi budinlerin kardeşçe,bir arada yaşayışının kabul gördüğü kentim,Antakya’nın sembolüydü.Türk’ü, Arap’ı, Ermeni’si, Rum’u, Süryani’siylekardeşlik bağının simgesiydi.HİLÂL, HAÇ, DAVUT’un YILDIZI veağzında ZEYTİN DALI taşıyan kuş. Bakarsın ki üç semavi dinden, üç mezar…Yan yana yatmış uyuyor.Hem de…

  • Seni Seviyorum Ya, Nuri taner

    1-güneş nerede gecelemiş,hala sendeliyor sıcaklığı.yakamozlar: “şaraptandır!” diyorlar,denizin merdivenlerinden belli. gece camlara bulut çekilmiş,yüzünün parlaklığıondandır ayın. deniz bir ağıta durur,yorgun saatte.telaştadır,kumlar, çakıllar. şimdi, denizin kristal sarayındanyorgunluk taşımadalarak göğüslü martılar. denizde,kağıt gemiler gibi sıralanırlartuzlu suyun uykusuna. kim üşürse döndürsün gözlerinigöğsümde gülümseyen yüreğe.sözcükleşen seslerin dansını duyacaksol mememin altından. 2.begonya,menekşe,sardunya. bu üç çiçek yetmez mi? seni seviyorum ya! 2….

  • BİR ZEYTİN TANESİ SANKİ O GÖZLER

    Bir zeytin tanesi sanki o gözlerBakıyor derinden dağların kızıDolaşır semada sevdalı sözlerGönlüme akıyor dağların kızı. Kokusu menekşe saçıyor sankiToprakta gelincik açıyor sankiDokunup kalbime uçuyor sankiNaz edip kaçıyor dağların kızı. Aşk dolu öyküler okunsun diyeSevgiler kederden sakınsın diyeSaçına taç ördüm dokunsun diyeÖzgürlük takıyor dağların kızı. 3. sayıdan

  • Suskunuz, Asya Akkaya

    Bozulmuş bir çağınŞarkısını tutuyoruzBeyaz yelkenli denizler takıyoruzUzayan suskunluğumuzaKirdi kandı cesettiEğer tutmaz gibi derelerBalıklar bile utanırkenAğlamaz mıydı hiç canilerGözleri taştanElleri demirden miydiKadındık, çocuktuk, ağaçtık ve kediBiz ölürken utandıkSiz öldürürken utanmadınız..

  • GURBETİN HAFİFLEDİĞİ AN, Mehmet Karasu

    Depremin vurduğu güzel kentim Antakya’dan, doğup büyüdüğüm Defne’den ayrılmak zorunda kalalı iki yıl oldu. Hayatın akışı içinde, yıkıntıların arasından yeni bir başlangıç yapmak için Eskişehir’in Odunpazarı ilçesine yerleştim. Odunpazarı da tıpkı Defne gibi köklü bir geçmişe sahip, tarihi ve kimlikli bir mahalle. Çevremi kültür evleri, müzeler ve tarihî dokusunu koruyan sokaklar sarıyor. Ancak, ne kadar…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir