|

ŞİİRİN GÖĞÜNDE ANADOLU: ARİF COŞKUN’UN TOPLUMSAL DUYARLIK COĞRAFYASI, Canan Sanlı

“Ben bir taze ormanım/ İhtiyarlığım dibimde/ Daha çok budayacaklar/ Ama tükenir miyim”

Arif Coşkun, Türk edebiyatında özellikle şiir alanında yer alan değerli şairlerimizden biridir.

1 Mart 1928 tarihinde Hatay’ın Antakya ilçesinde doğmuştur.

Lise öğrenimini tamamlayamamış, ortaokul son sınıfta okulunu bırakmak zorunda kalmıştır.
Bir süre memur olarak çalışmış, bu işi uzun yıllar sürdürmüştür.

1969 yılında İstanbul’a taşınmıştır.

Amatör fotoğrafçılıkla ilgilenmiş ve bu uğraşı hayatının son yıllarında da devam etmiştir.
21 Mayıs 1995 tarihinde hayata veda etmiştir.

Arif Coşkun, şiir ve deneme yazıları kaleme almış bir şairdir.

Başlangıçta, biçim ve tema açısından İkinci Yeni akımına yakın bir duruş sergilemiş; ancak ilerleyen yıllarda toplumsal konulara yönelmiş ve “toplumcu ozan” olarak değerlendirilmiştir.

Şiirlerinde doğaya sevgi, toplumsal adalet gibi temaları işlediği bilinir.

Arif Coşkun’un yayımlanmış önemli şiir kitapları şunlardır:

Günah Dağları (1962), Uzay Gülü (1964), Ateş Hattı (1966), Taş Kilim (1969), Çıkınımda Anadolu (1972), Barışın Kuyumcuları (1978), Tufandan Öncekiler, Tufandan Sonrakiler (1984)

TEİS (Türk Edebiyatı Eserler Sözlüğü) tarafından yapılan değerlendirmede, Coşkun’un başlangıçtaki İkinci Yeni yaklaşımından daha çok “toplumcu” bir anlayışa geçtiği vurgulanır.
Onun şiiri, hem biçimsel zenginlik hem de içsel derinlik açısından dikkat çeker; özellikle “dağ”, “anadolu” gibi imgelerle doğa ve coğrafya temalarını güçlü şekilde işler.

Ne yazık ki “az bilinen” şairlerden biri olarak değerlendirilir: çalışmalarına rağmen edebiyat çevrelerinde hak ettiği yaygın ilgi bazen eksik kalmıştır.

Arif Coşkun’un yaşamına kısaca değindikten sonra, şimdi de şairin Çıkınımda Anadolu adlı şiir kitabı üzerine düşüncelerimi okurlarla paylaşmak istiyorum. Bu yolculukta dizelerin bize fısıldadığı anlamları birlikte keşfedelim; her şiir, Anadolu’nun derinliklerinden yükselen bir ses gibi bize rehberlik etsin.

Arif Coşkun, bir Anadolu söylencesi olan ‘çıkın’ sözcüğünü şiirsel bir sembol hâline getiriyor. “Çıkınımda Anadolu” derken, yalnızca bir eşyayı değil, bir yurdu, bir belleği, bir yaşama biçimini taşır yanında. O küçük bohçaya koskoca Anadolu’yu sığdırır; toprağın, insanın, toplumun, yapının ve duygunun bütün katmanlarını ilmik ilmik dokur.

Toplumcu ve gerçekçi şiir anlayışı, imgesel örgülerle derinleşir; halkın birikmiş acılarını, saklı sevinçlerini, dirençli damarlarını hayata yeniden taşır. Geçmişi sahiplenen ama yüzünü daima ileriye çeviren bir sesle konuşur.

Arif Coşkun’un şiirinde biriken her imge, çıkının içinde taşınan eski yolculukların adımlarını geleceğe uzanan bir bilince dönüştürür. Toprağı, insanı, yolu, taşı ve gülü hem kadim hem taze bir ışıkta yeniden kurar; böylece Anadolu’nun sürekliliğini, şiirin dirençli eylemiyle geleceğe aktarır.

Çerçi, Anadolu’nun yüzyıllar boyu süzülmüş yaşayan figürlerinden biridir. Sırtında, el arabasında ya da hayvanının semerinde taşıdığı ufak tefek tuhafiye eşyasıyla; incik boncuk, iğne iplik, küçük sevinçler ve günlük ihtiyaçlarla köy köy, kasaba kasaba dolaşır. O, yalnızca bir gezici esnaf değil; geçmişin sesini bugüne ulaştıran, insanların ihtiyaçları kadar hikâyelerini de yüklenen bir kültür taşıyıcısıdır. Neredeyse her adımında, çıkınında bütün Anadolu’yu saklar.

Kitabın ilk şiiri, “Çerçi” neler söyler?” diyerek kitabın kapısını aralıyorum. Anlatıcı özne, çerçinin sesini ve dilini şiirin dokusuna işleyerek dizelere diri bir soluk katıyor. Çerçi, bir çağrı gibi, hem alıcıya sesleniyor hem de içinde taşıdığı kültürel mirası usulca fısıldıyor:
“Çerçi – yüküm pahalı /Ayva solup /Nar güle /Ak yuyup /Al sararım /Çıkınımda Anadolu /Beğen beğen al”(s.7)

Bu dizelerde, çerçinin yükü yalnız eşya değildir; mevsimlerin soluğu, toprağın bereketi, halkın ortak belleği de aynı çıkında taşınır. Şiir, çerçinin diliyle canlanır; gelenekle bugünü birbirine bağlayan ince bir sızı gibi akar.

“Yollar Boyu Anadolu” şiirinde, Anadolu’dan büyük şehirlere doğru umut yüklü bir göçün ağır adımlarını duyarız. Feodal düzenin yerleşik adaletsizliği, toprağın adaletsiz bölüşümü, ağaların köylü üzerindeki bitmek bilmez baskısı… Bütün bunlar, Anadolu’nun kadim zenginliğini yavaş yavaş törpüler. İnsan, yurdunu sırtında bir yük gibi değil; içinde közleşen bir umut gibi taşır yine de.

“Bunca kamyonlar geçer / Hepsi yurdumdan güneş yüklemiş/ Su kaynatır, kan yakar / Açık alınlarda tepe tepe kızgın güneş/Uzanır ormanın yeşilinden mor bir geyik/O keskin dönemeçlerde otobüsümüz/Anadolu kaçar/Otobüsümüz kovalar”(s.8)

Bu dizelerde, bir yandan doğanın görkemiyle yurdun ruhu iç içe geçerken, diğer yandan göç yolculuğunun sert gerçekliği belirir. Kaçan Anadolu ile onu kovalayan otobüs arasında, insanın kendi kaderi saklıdır. Göçün sızısı, umudun direnci, toprağın çağrısı… Hepsi aynı kıvrımlı yolda buluşur.

Anadolu’nun hem kadim hem taze nefesini taşıyan bir nehir gibi akan “Şiir Ağacı”(s.9) başlıklı bu nehir şiirde anlatıcı özne Anadolu’yu; toplumsal, bireysel ve fiziksel tüm nitelikleriyle aşkın bir dikkatle işler. Seslendiği “sen” doğrudan Anadolu’dur: hem toprak hem varlık, hem insan hem de kadim bir ruh gibi. Şair, geceyi uzatan bir hasretle oturup konuşmak, anlatmak, hatta onu bir şiirde giydirip söylemek ister; nilüfer ölüsü bir denizin içinde açılan kırılgan bir sessizlik gibi.

Geceler uzun/ Oturup konuşmak anlatmak seni/ Bir şiirde donanıp söylemek/ Dökülüp nilüfer ölüsü bir denizde bakınıp açmak”

Doğa, ince ince dokunmuş bir efsane tablosudur: sedef kabuğunda nal sesleri, boğa boynuzları, doruklarda nöbet tutan tanrılar… Yeşil kısrak şölenlerinde, rakıyı şaraba bileyen eski ritüellerin izleri sürülür. Akıp giden sularda at gözleri, boğa tırnakları, geyik hışırtıları hepsi birer arkaik hafıza kırıntısı olarak dolaşır. “Doğa ince koşulmuş/ Sedef kabuğunda nal ve boğa boynuzları/ Doruklarda tanrılar/ Yeşil kısrak şölenlerinde / Kafa taslarından içerler bileyip rakıyı şaraba/ Akıp giden sularda at gözleri- boğa tırnakları- geyik hışırtısı”

Rüzgâr bir ağacı tüy gibi hafifletirken, ince duvarlarda kadife tenli bir fısıltı dolaşır; ateşin altına dövülen altının çıkardığı seslerle birleşir. Kadının seviyi, fulyaya açılan soyunuşlarıyla ateşten örtülerde görünür. Sarmaşıkların sardığı tavanlarda sevi kuşlarının gagaları, kuğu soyunmaları bütün gece sürer; doğa ile beden arasında sınırlar silinir. “ Rüzgârlarla tüylenmek bir ağacı/ Kadife tenli ince duvarlarda sutyen hışırtısı/ O altını aleve dövünce çıkan sesler/ Kadının seviyi fulya soyunuşları ateş örtülerde// Sarmaşık donanlı tavanlarda/ Sevi kuş gagaları- kuğu soyunmaları bütün gece”

Bu “sen–ben karışımı”nda anlatıcı özne yerden ve aydan beslenmiş bir ata dönüşür; yıldızlara basarak yürür. Anadolu ise gümüş karlarla giyinmiş, içinde gezilen, içinde çimilen, kökleri ve göğü bir arada tutan bir diyardır. “Bu sen ben karışımı/ Yerden yemiş aydan yemiş atım/ Yıldıza basar şimdi hey/ Sen altını gümüş kar giysilen bu sende gezmek sende çimmek”

Anlatıcı özne için Anadolu, yalnız dara düştüğünde değil, nimetleriyle de sığınılan bir Tanrı gibidir. İmgeler rüyasında kul-köle olunur; böceklerle, arılarla, kelebeklerle karışmak, onda tüneyip biraz serinlemek ister. İçinde biriken sevi, göğe akmak isteyen ırmaklar gibi taşar. Dünyalar, Anadolu’yla birlikte daha güzeldir. Onu takınmak, yıldızların arasından geçip gülmek; sonra da şiir ağacında kendi gülünü açmaktır. “Ve yalnız dara düşünce değil/ Bütün nimetleriyle/ O her zaman/ İçimde Tanrı/ İmgeler acununda ben yaradana kul köleyim dikenim/ Böceklerle arılarla kelebeklerle karışmak seni/ Tüneyip sende bu serinlemektir bir parça/ Doluyum sevi’ye göğe akmak isteyen o ırmaklar misali/ Dünyalar bak seninle ne güzel// O takınmak seni bütün yıldızları bakınıp gülmek/ Sonra hep açmak gülümü şiir ağacında”(s.9)

“Çıkınımda Anadolu” şiirleri, yer yer ırmakların serin soluğunu, ağaçların gölgesini, bitkilerin içten dirilişini, insan yüzündeki sevincin ve hüznün ince kıvrımlarını taşır. Doğa ve sevgi güzellemeleriyle betimlense de, şairin toplumcu damarının o derin, köklü uğultusu dizelerin alt sesinde hep duyulur.

Edebiyatın özü insandır; onun sevinci, acısı, çelişkisi, yalnızlığı ve umudu… Her dize, varoluşunun anlamını arayan insanın iç çekişidir. Çünkü insan olmadan ne duygunun ışıması mümkündür, ne düşüncenin kanatlanması, ne de dilin kendine yol açması. Toplum ise edebiyatın hem zemini, hem taşıdığı yankıdır. Yazar, çağının tanığıdır; zamanın acısını, kabaran umudunu, değişimin sancılarını sezgiyle duyumsar ve böylece edebiyat, bir milletin vicdanı, hafızası, ruhsal coğrafyası hâline gelir.

Toplumsal ve sosyolojik olayların derin izlerini taşıyan “Esinler Parkı” şiirinde şair, hayvan figürlerini sembolik nesneler olarak kullanır; imgeyle anlamı birbirine bağlayarak çok katmanlı bir şiir dili kurar. Doğadan insana aktarma, eğretileme ile akrebin trajik eylemi, kıskançlığın, töre baskısının, toplumsal şiddetin ve hatta insan ruhundaki karanlık kıpırtılarını çağrıştırır.

“Esinler parkında bir boğaç akrep / Dayanamamış eşini başka akreplerin görünce / Batırıp sivri hançerini sırtına / İntihar etti gözlerimin önünde/ Pişmanlık duygusuyla eş de tekrarladı bunu/ Hem bir değil üç beş kez batırdı çıkardı iğnesini/ Yandıkça göğü tepindi gördüm/ Yuvarlandılar ayrık kökünün orda serildiler yan yana/ Rüzgâr karıştırıyordu dikenleri/ Saydam gözlerle onlar bakındılar durdular”(s.19)

Bu dizeler, doğanın içindeki acımasız döngünün insan ilişkilerine yansıyan gölgesini taşır. Pişmanlıkla kendini yaralayan eş akrep, bireyin iç çatışmasını; göğü teperken duyulan o yakıcı acı, toplumun içsel çığlığını simgeler. Ayrık otlarının kıyısında yan yana serili duran iki küçük beden ise, hem suçun hem cezanın sessizliğini —hem de insanlığın kendi içine eğildiğinde gördüğü o kırılgan manzarayı— gözler önüne serer. Rüzgârın dikenleri karıştırışı, hayatın acıyı bile usulca savurup devam edişinin bir çağrışımıdır.
Şair burada, küçücük bir doğa sahnesiyle büyük bir toplumsal gerçekliği kurar: güç, kıskançlık, yıkım, pişmanlık… hepsi insanın o kadim hikâyesine göndermedir.

Şiir, toplumsal ve bireysel olaylara karşı duyarlılık kazandıran, insanda duygudaşlığı oluşturan en güçlü kaynaklardan biridir. Tarihsel hafızamızı diri tutar; çünkü artzamanlarda, eşzamanlarda yaşanan acılar, sevinçler, yol ayrımları imgelemde birer tanıklığa dönüşür. Düşünmenin ve sorgulamanın kapılarını aralayarak insanı daha bilinçli bir varlık hâline getirir.

Şiirin toplum ve kültür üzerindeki etkisi tartışmaya yer bırakmayacak kadar köklüdür. Farkındalık uyandırmanın, insanı insana yaklaştırmanın, ortak kader duygusunu örmenin belki de en yalın, en derin aracıdır. Çünkü edebiyat—özellikle şiir—yalnızca sözcüklerin işçiliği değil; insanın kendine, topluma ve zamana tuttuğu bir aynadır.

Arif Coşkun, bu aynayı toplumsal duyarlılıkla yansıtan şairlerdendir. Bireysel ve toplumsal olguları şiirin eylemsel gücüne yükleyerek bu kez yurdun güneyine, o kadim coğrafyaya yönelir. Bu toprakların kader örgüsünü ilmik ilmik çözer; her düğümde bir insan sesi, bir yaşanmışlık, bir derinlik duyulur. Böylece okur, yalnızca dizelerle değil, o dizelerin ardındaki gerçeklerle de yüzleşmeye, düşünmeye, sorgulamaya yönlendirilir.

“Sınır boyu kıracın köylerimde/ Yaşam ağacının dalları incecik/ Acı rüzgârlar sallar kırar/ Dumdum kurşunu patlar fitil işlemez yarasına/ Mayın patlar her parçası bir dağda tozar”(S.33)

“Bilirim körpe dağları var gecenin içinde ışığa koşulu/ Ve dertleri acıları göğüslemiş”(s.40)
“Ve saç yollardan daracık tünellerden düşüp / Karanlık haritalarda en uzun koşulur bir yerlere/ O kanla alınmış özgürlükler nasıl verilirmiş ya”(s.41)

“Kavgalar büyüyor/ Ellerimiz o pişmanlıklarda/ Sevme bu savaşı/ Buyruğunca yaşamalar bak ne güzel/ Güneşin dikenleri sev bu barışı”(s.70)

“Yüreğim sıkılmış sıkılmış kâğıtlardan ince/ Kırgınlıkların acının doruğunda/ Barışın sıcak günleri kanla ağlar”(s.65)

Arif Coşkun’un doğduğu toprağa, yetiştiği yöreye duyduğu bağlılık ve sevgi, “Kağızman’da Bahar” şiirinde en duru hâliyle görünür. Çocukluğun taze hatıraları ile doğanın renk cümbüşü iç içe geçer ve dizelere bir yurt kokusu siner.

Şair, “Antakya’da kapa gözünü aç/ Kağızman’da baharlar uzun sürer sevgilim / Gel limon sarısı sabahlardan/ Çıkalım ışıklı dünyalara / Bir tatlı sevincemede bırakalım aşkımızı / Biz dönelim Kağızman’a” (s.47) dizeleriyle, hem geçmişe hem geleceğe açılan bir sevda kapısı aralar.

Burada Kağızman, yalnızca bir coğrafya değil; sevginin, anıların ve yenilenen umutların sığınağıdır. Şiirin sesi, şairin yüreğindeki memleket sevdasını bir bahar ırmağı gibi usulca taşır.

Arif Coşkun’un şiirinde eylem sessiz değildir, bir arayış vardır. Duyarlılık, soyut bir kavram olmaktan çıkar; somut bir insan hâline bürünür. Şair, okurunu yalnızca duyguyla donatmaz, aynı zamanda düşüncenin kapılarını aralar. Sorgulayan, merak eden, kendi hakikatini arayan bir birey olmaya çağırır.

Bu yönüyle onun şiiri, hem geleneğin izini taşır hem de geleceğe dair umutlu bir bakış sunar. Dünün hikâyeleri ile bugünün tanıklıklarını aynı potada eritir; geçmişi saygıyla anarken, yarına dair sözünü sakınmaz. Çünkü şiir, onun dünyasında, yalnızca estetik bir zamanda değil; insanın vicdanında, toplumun ruhunda, tarihin koridorlarında yankılanan bir eylemdir.

Değerli şair Arif Coşkun’un ışığı sonsuz olsun. Anısına saygıyla…
Ayvalık, 04 Aralık 2025
Kaynak:
Çıkınımda Anadolu, Arif Coşkun, Yeditepe Yayınları, 1972

8. sayıdan

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir