|

altı şubat ANTAKYA GÜNCELLEMESİ, Sevim Yunus Habip

Depremin üçüncü yılında Antakya’dan notlar (Deneme)

Şehir çöktüğünde kimse kahraman değildi. Sadece uyanıktık; uykudan değil, hayattan.
Binalar düştü çünkü yorulmuşlardı. İnsanlar kaldı çünkü ölmek bile sıraya girmişti.

Elektrik gitti. İnternet gitti. Kurumlar sustu.
Ama kalp atışı kaldı – kulakta uğuldayan tek sinyal.

Üç yıl geçti deniyor; takvimler öyle söylüyor. Oysa Antakya’da zaman, altı Şubat sabahında dizini kırdı ve bir daha doğrulamadı.

Enkaz kalktı. Yerine suskunluk dikildi. Yeni binalar var ama eski sesler yok. Beton dayanıklıdır;
Hafıza değil.

Adalet geciktikçe suç cesaret alır.
Bu şehir bunu ezbere biliyor artık; mahkeme salonlarından değil, yıkıntıların arasından öğrenildi bu cümle.
Olan bitene ‘’kader’’ denildi. Böylece ihmallerin adı konmadı, sorumluluklar ertelendi.
Utanması gerekenler konforlarını korudu.
Kader kelimesi, bakmamanın ve hatırlamamanın bahanesi oldu.
Oysa burada yaşanan, doğanın değil; tercihlerin, suskunlukların ve yıllara yayılan ihmallerin sonucuydu.
Bu şehir, kader denilerek normalleştirilen bu kötülüğe mahkûm değil.

Dün bir genç kız gördüm. Feryat figan bağırıyordu, ağlıyordu. Sesi kalabalığın içinden değil, doğrudan boşluktan geliyordu.
‘’Babam donarak öldü,’’ dedi. ‘’Ses veriyordu oysa. Yaşarken siz neredeydiniz?’’
Bu bir isyan değildi sadece; kayda geçmeyen bir tanıklıktı. Cevabı olmayan bir soru gibi ortada durdu. Kimse yanıt veremedi.

Bugün yollar çamur içinde. Antakya hala yürünecek bir yer değil. Çocuklar okula, çamurun içinden geçerek gidiyor. Ayakkabılar değil, gelecek kirleniyor.
Yaralı çocuklar hastaneye taşınmıştı; bazıları hala eksik.
Binlerce çocuk kayıp.
Kağıtların üzerinde değil sadece; hayatın içinde kayıp. Kimisi bir enkazın altında kaldı, kimisi bir listede unutuldu, kimisi bir daha çağrılmadı.
Sorusu basit: neredeler?
Cevabı yok.

Travma artık gündelik. Bir titreşim kaçış planı demek. Bir sessizlik, siren beklemek. İnsan bedeni depremden sonra bir güncelleme alıyor; normal diye bir ayar kalmıyor.

Bize ‘’alıştınız mı?’’ diye soruyorlar.
Hayır.
Sadece ölmemeği öğrendik.

Çünkü yaşamak hala istakoz ininde dönüp durmak gibi: çıkarsan yalnızsın, kalırsan göçük.

Üç yıl önce yabancıların cesedini taşıdık. Şimdi yabancılaştığımız kendimizi taşıyoruz. Omuz omuza. Sessiz. Ağır.

Ama şehir tamamen ölmedi. Çatlak bir kaldırımda top sektiren bir çocuk var. Yıkıntıya bakarak kahve sini içen bir kadın. Mezarların yanından geçerek sabah işe giden bir adam.
Bu normal değil.
Ama bu, direnç.

Umut dedikleri şey çiçekli bir duygu değil.
Umut, her şeye rağmen ‘’buradayım’’ deme k ustalığı.

Altı Şubat Antakya’yı kırdı.
Ama silmedi.

Ve biz…
Artık sadece hayatta kalmıyoruz.
Hatırlıyoruz. Hesap soruyoruz. Ve bir gün bu şehir gerçekten nefes aldığında kimse buna ‘’mucize’’ demeyecek.
Çünkü bu, üç yıldır süren ısrarın eseri olacak.

03/02/2026 Defne

8. sayıdan

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir