|

Cellat ve Kendisi, Hatice Eğilmez Kaya

Cellat uyandı yatağında bir gece
“Tanrım” dedi “Bu ne zor bilmece:
Öldükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe.

Ataol Behramoğlu

Karların sokağı diz boyunca işgal ettiği bir gece yarısı. Kapkara yüzümü, kapkara ellerimle ovuşturuyorum. Sabahın olmasına saatler var. Duvardaki o karartıya gözlerim takılıyor. Düpedüz darağacı karşımdaki. Üzerinde onlarca adamın asılı durduğu bir darağacı. Her birini tanıyor ve hazin öykülerini biliyordum onların. Yine de gözlerinin yaşlarına bakmadan ilmeği boyunlarına geçirmiştim.

“Neriman! Neriman, duymuyor musun?”

Karşılık veren yok. Sanki karşılık beklediğim için değil , geceyi yarmak için haykırıyorum.
“Bir bardak su getirirsene gülüm. Çok susadım, içim yanıyor. Anan baban hayrına.”

Odamda tek başımayım. Aslında sonsuzluğun ortasında yapayalnızım. Denizden uzak, son nefesini veren deli bir balık gibi.

“Kimsesizsin işte. Ne diye bağırıyorsun. Kalk suyunu kendin iç. Sen ve ecinnilerinden ibaret dünyan.”
Halsizce ayağa kalkıyorum. Bütün kıtalar sırtıma yüklenmiş sanki. Silkelensem milyarlarca insan, kozmozun boşluğuna saçılacakmış gibi. Sendeleye sendeleye mutfağa ulaşıyorum, Işığı açar açmaz içim ürperiyor. Mutfak tezgahının üzerinde kahverenginin en koyu tonunda bir böcek dolaşıyor. Varlığımı hissettiğinde durup ölü numarası yapıyor. Hayatının son hatası bu. Durmak yerine kaçsaydı avımı asla yakalayamazdım. Tuhaf ve mide bulandırıcı bir duygu, yutkunup yutamadığım… Üç dört kez öksürüyorum, böcek hâlâ ölü taklidi yapıyor. Üzerine az sonra boca edeceğim ilaçtan ve yaklaşan ölümünden habersiz ,öylece kımıltısız duruyor. Sinek ilacını sıkıyorum böceğe, sonra da çıkan çıtırtıdan son derece rahatsız olarak onu öldürüyorum. İşittiğim çıtırtı bir adamın boynunun kırılırken çıkardığı sese benziyor. Dayanamıyor, duymazdan geliyorum.

“Güle güle sevgili böcek, üzgünüm, hayat çok acımasız. Ben yalnızca onun buyruk tanır kölesiyim.

Sen de öyleydin belki de. Elveda!”

Karşılık vermiyor böcek.

“Neden susuyorsun? Bağır çağır, isyan et. Tanrıya beni cezalandırması için yakar.”

Böcek yine yine susuyor. Bir ölünün inadıyla sus pus. Bütün umarsızlığı ve her şeyden vazgeçmişliğiyle…
Yıllardır silinmeyen, kirli iskemleme oturuyorum. Bu iskemleye ne zaman otursam varlığın dayanılmaz bir işkence olduğu duygusuna kapılırım. İstem dışı gelinen bir dünyada istem dışı yaşamak çok ağır.

“Sana anlatmak istediklerim var. İçimi kemiren, yaşamak adlı kurt, işini yerli yerince yapıyor. Beni kemirecek, kemirecek ve içimden kendi ölümümü bulup çıkaracak. Ölünce hafifleyeceğim. Sorgudan sualden söz etseler de başkaları, ben ihtimal vermiyorum. Bana kalırsa Tanrı hepimizi affedecek. Onlarca adamı asan ya da canlarını yakan beni bile affedecek. Ben işimi yaptım. Güllerini budayan bahçıvandan farkım ne? Ya da yavrulu koyunu kasaba teslim eden celepten, tarlasına komşu ormanda ağaç kesen adamdan?..”

Sonra boşluğa dönüp bağırıyorum.

“Neriman, gel buraya bak. Seni biriyle tanıştıracağım. Ölü gibi yattığına bakma, hâlâ söylediklerimizi duyuyor. Susmasına aldanma. Doğru soruyu bulur ve sorarsak bizimle konuşacağından eminim. Haydi bir çay koy, içelim.”

Neriman’dan ses gelmedikçe uyandığımda gördüğüm darağacını anımsıyorum. Hayaldi, biliyorum. Uyanıkken görülen bir kabus da olabilir. Ne çok darağacının kuruluşuna tanıklık ettim.

“Kansız bir ölümdür sehpada sallanarak ölmek. Ortalık kirlenmez. Sessizdir de…”

Kısa bir süre duraklıyorum, sonra:

“Aslında korkutucudur. Yatağında uyur gibi ölmek varken…”

Etrafıma bakınıp susuyorum. Sanki çok önemli bir sırrı ölü böcekten, çağrılarıma yanıt vermeyen hayal meyal kadından, dar ağacında sallanan tüm mahkumlardan, hatta kendimden saklar gibi.

Olduğum yere çöküyorum. Sabah olmak üzere. Gecenin ortasından adını sanını bilmediğim bir kuş haykırıyor. Bir yusufçuk olmalı. Yoksa halden anlamaz zemheri rüzgarlarının uğultusu mu? Anlayamıyorum. Kirli perdelerini sıkı sıkı kapattığım pencereye koşuyorum. Geceleri olduk olmadık haykıran o kuşu mutlaka görmeliyim. Perdeyi hafifçe aralıyorum. Sokak yokluğa teslim, geç vakitlere kadar havlayan köpekler bile bir yerlere çekilmişler.

“Kış ne kadar da acımasız ve korkutucu.”

Akşam ezanından sonra dışarı çıkamam. Çok acil durumlarda bile durumum aynıdır, onca terapiye rağmen bu tuhaf huyumu üzerimden atamadım. Arkadaşlarım gelip alırlar bazen ve dönüşte eve bırakırlar. Daire kapısının önüne kadar geldikleri halde içeri girmezler. Bana acıdıklarını hisseder, günlerce üzülürüm. Bu yüzden olsa gerek geceleri arkadaşlarımla buluşmaları günden güne azalttım. Yalnızlığım git gide yoğunlaşıyor. Artık çevresinde hiç kimseyi istemeyen biri oldum. Galiba onlar da beni istemiyor. Karamsar, suratı asık, neredeyse hiç konuşmayan birini kim ister ki…

Neriman bile çekip gitti. Ölüm; ayrılık için, gözyaşlarıyla ıslanmış ipek mendil kadar küçürek bir bahane değil de nedir?

“Gerçekten sevseydi gitmezdi. Zaten sevilecek adam da değilim. Neredeyse daima ağlamaklıyım. Kötümser, üstelik takıntılı… Üstüm başım yas ve ağıt kokuyor. O kokuya dayanamadı zannımca. Ben nasıl dayanıyorum kendime, yoksa ben de mi çoktan çekip gittim?”

Buralarda kalmak bir hayli zor. Yolculuk telaşı içimi ürpertiyor yine de. Sonbahar yaprakları çoktan çürümüşler. Cadde çırılçıplak. Park halindeki arabalar olmasa, göz alabildiğine boşluk… Kente doğru konuşuyorum, köhnemiş bir aynayla konuşur gibi. “Keşke anılarım da ya böylesine kirli olmasalardı ya da çoktan silinip kaybolsalardı.”

O üç fidan! En çok da onları unutamıyorum. Dimdik gitmişlerdi ölüme. Bütün cezaevi uyanıktı. Türkülerle, ıslıklarla, isyanla, gözyaşlarıyla uğurlamışlardı onları. Ben ağlamamıştım, hiç mi hiç etkilenmemiştim, kurulmuş bir makine gibiydim işimi yaparken. Zaten asla ağlamam. Çocukken bile beni ağlarken gören olmamıştır. Üvey babam bazen, her defasında nedensiz, döverdi. “Ağlayana kadar devam edeceğim” derdi. Ağlamazdım. Küçücük bedenim morluklarla dolardı. Yine de ağlamazdım. Annem ve kız kardeşim ağlarlardı benim yerime. Güzeller güzeli annem genç yaşta öldü. Kız kardeşim dağlarından kar eksilmeyen bir başka şehirde tutsak yaşadı. Şimdi orta yaşını ardında bırakmak üzere. Ne güçlü oğulları, ne şirin kızları var. Benimkiler?..

Boynumda kocaman bir yafta ile gezer gibiyim. Belki de bana öyle geliyor, hiç kimsenin umurunda olmamalı, kimleri nasıl öldürdüğüm. Ya da ellerime yapışıp kalan işkenceler… Çoğu konuşmazdı, ben onlara işkence ettikçe onlar susarlardı. İnatla ve dirençle… Haklı olduklarını bilerek… Tıpkı benim yediğim dayaklara karşın ağlamadığım gibi. “Mesleğim bu.” derdim kendi kendime. “Çoluğum çocuğum aç mı kalsınlar? Hem yeni iş bulmak kolay mı? Kim bana bu kadar para verir? Neriman da çalışmıyor…”

Gerçeği söylemek gerekirse ruhumu yitirdim geçmiş zaman içinde. Çukurda, yok yok bataklıktayım elli küsur yıldır. Saygıya, sevgiye, hatta hoşgörüye layık değilim. Karşıdan karşıya geçerken, benim için yeşil ışık yandığında, sağımdaki yahut solumdaki arabalar durup bana yol veriyorlar ya işte o anlarda anlamsız bir saygınlık duygusuna kaplıyorum. Ömrüm boyunca hissetmediğim bir duygu bu. Sanki herkes olanca içtenliğiyle beni çok seviyormuşçasına mutlu olurum; oysa annem ve Neriman hariç beni ihtiyaç duyduğum kadar seven olmadı. Bazen düşlerimde ölümünü bile anımsayamadığım babamı görürüm. İnce, uzun, yakışıklı bir adam. Elini başıma kor, bir şeyler söyleyecek olur, her seferinde o konuşmadan uyanırım. Bir kez konuşabilse teselli bulurdum, ben de kendimi severdim kim bilir!

Onlar gittiler, sevdiklerim ve öldürdüklerim… Nereye ve neden gittiklerini bilmiyorum. Bense buradayım. Uzun kışların, bomboş sokakların, sorularıma cevap vermeyen koyu kahverengi böceğin, uyuyan sahipsiz insanların, çekip gitmekte zorlanan gecelerin ve zavallı bir kentin karşısında… Yalnız, ücra, tekinsiz!

Böceğin yanı başındaki bardağa çeşmeden su dolduruyorum. Başıma dikiyorum. Kana kana içiyorum. Gözlerimi yumuyorum hemen ardından. Artık sabah olmalı. Bana bütün yaptıklarımı unutturan sabah. Yeni gün alaca atlarıyla çıkıp gelmeli. Yalnızca güneş bana merhamet ediyor. Üzerime sıcacık bir battaniye örten annemin elleriyle…

4. sayıdan

Similar Posts

  • Kırık Ayna, Arda Eren Karasu

    Yalnızlığın soğuk kollarındaYaşarken sessiz odalardaSen gelince çözündü buzlarBahar oldu kışlarKalbim attı her görüşümde seniGözlerin hapsetti beniİşte o pazartesi topladım cesaretimi“Hoşlanıyorum” dedim kaybettim seniŞimdi her yer karanlıkYerlerde kırık aynalarSeni andırıyor hepsiSusmak, kapanmak istiyorum içimeAma unutmak istesem de seniKalbim hala senin gözlerinin hapisinde… 3. sayıdan

  • DAR ZAMANLARIN MEVHİBE ISISI, Selamet Bağcı

    Dar zamanların keskin bıçakları vardır. Köklü kültürümüzün büyülü ruhu ile yaşadığımız anın gerçek dokusu arasında onulmaz delikler açar. Öyle boşluktur ki açılan, düşünce dağlarımızın zirvelerinde biriktirdiğimiz ne varsa önce onlar, yüce değerlerimiz, mesken tuttuğumuz dorukların efsanesiyle birlikte bir çığ büyüklüğünde ruhumuzdan kopar, sonra da anılarımızdan silinirler. Biz de daha bir yenilir ve kapılırız gediklerin aç…

  • Zarf, Gülnaz Kavvas

    Alevler arasında çaresizce bir bu yana bir o yana döndü. Birden önüne açılan uçsuz bucaksız yolu gördü ve hızlıca koşmaya başladı. Yolun sonuna geldiğinde mavi ışıklı ok başka yönü gösterdi. Arkasına baktı. Alevlerin onunla yarışırcasına peşinden hızla ilerlediğini gördü. Ok yönünde nefes nefese koşmaya devam. Yol bitiyor bir ok daha, nereye kadar derken kulakları delen…

  • |

    Terkedildik, Zeynep Mansuroğlu

    Her taraf yıkıkHerkes bulunduğu yerin yabancısı.Taş moloz, toz her yanımız,Güneş halimize acıyor.İş makineleri vızır vızır,Geçmişimizi , umutlarımızı taşıyor.Birer birer enkaza dönmüş umutları.Döküyor asi nehrinin kenarına.Darmadağın oldu hayatlar.İnsanlar hayata tutunabilmek için,Karıncalar gibi, gece gündüzDurmadan çalışıyorTerkedilmişlik acıEl uzatan yok,Öldünmu kaldın mı soran yok.Herkes bir çıkmazda.Güzelim defne ağacı,Acısından kokusunu saklarZeytin ağacı meyvesini göstermekten çekinir oldu.Kel dağı yüksekte çaresiz…

  • Bir Yudum Aşk, Nevra çağlayan

    Kirpiğimden hiç düşmeyenBir damla yaş seni aldıYüreğimde sakladığımBir yudum aşk bende kaldı. Söylenmemiş sözüm vardıDuygularda özüm vardıBelki bende çözüm vardıBir damla yaş seni aldıBir yudum aşk bende kaldı. Masallarda iz aradımAnılarda biz aradımYandım yine köz aradımBir damla yaş seni aldıBir yudum aşk bende kaldı. Umutlardı beklediğimGönüllere eklediğimSevgilere denklediğimBir damla yaş seni aldıBir yudum aşk bende…

  • Gölgesi Zamanda Saklı, Neval Ogan Balkız

    Oradaydım…Yitik bir hafızadır zaman,Dolaşır sokaklarda soluksuz.Ayak izlerinde arar yaşanmışlığı,gölgesini kaybeden derviş. Görmek için geleceği, geçmişe bakıyorumkör bir baykuşun gözlerinde.Kokusunu arar rüzgar,Sahibini eskitmiş ayakkabıların unutulduğu taş avlularda,çığlık çığlığa dökülür karanlık,ölü gözleridir pencereler.Dönüşü yok terk etmelerin fırlatıldığı kapılar,kapalıdır ardına kadar. Simsiyah bir yağmur yıkar durmadanüst üste yan yana uzanan ölüleri,toprak ıslanmaz, çok dilli dualarla kutsar kendini.Zeytin ağaçlarında…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir