DAR ZAMANLARIN MEVHİBE ISISI, Selamet Bağcı
Dar zamanların keskin bıçakları vardır. Köklü kültürümüzün büyülü ruhu ile yaşadığımız anın gerçek dokusu arasında onulmaz delikler açar. Öyle boşluktur ki açılan, düşünce dağlarımızın zirvelerinde biriktirdiğimiz ne varsa önce onlar, yüce değerlerimiz, mesken tuttuğumuz dorukların efsanesiyle birlikte bir çığ büyüklüğünde ruhumuzdan kopar, sonra da anılarımızdan silinirler. Biz de daha bir yenilir ve kapılırız gediklerin aç girdaplarına. Uzağa, kendimizden de uzağa fırlatılmışızdır. Geride ne kalmışsa dillendiremediklerimizden, kalbimiz yerinden fırlar, öyle haykırır ki sesler kendi gerçeğimizin sisleriyle yüzleştirir yalnızca. Savrukluğumuzla… Ruhumuz, tek hücreyken bedenimize bu kopuşta, bizden, şuurumuzdan kendine yeni hücreler inşa eder. Kimliklerimize yeni coğrafyalar ararız dağılmış, paramparça olmuş zamanın kısır aynasında.
Yeni ve uzak ütopyalar arayışı. Keskin bıçakların oymadığı, gediklerin girdaba dönüşmediği anların arayışı. Yine böyle zamanlarda, dar ve kesici, suyun aynasında kendi çağını taçlandıran öyle aydınlar var ki kendi irfan çiçeklerini bütün iklim kavşaklarının baharlarından devşirir, tohumunu, arıların petek ustalığıyla, Eyüp sabrıyla, biriktirir, canhıraş bir iradeyle kendi toprağının bağrında tutar; dar zamanların örtülen ama dağılmayan vicdanlarında dinlendirir, demlendirir ve hakikatin ideolojilere sığmayan, slogan tuzağına esir düşmeyen ışığıyla açılan gedikleri kapatacak, girdapları yenecek peteğin hammaddesinin ruhu ile çıkarlar tarih sahnesine. “Felaketlerimiz üzerinde oturmak, dikkatimizi fizik ve manevi yaralarımıza teksif etmek bizi köstebeklerle aynı seviyeye indirir,” diye haykırdığında dar zamanların aynasından 48 yaşındaydı Cemil Meriç. Çağdaşlarını, garpperest aydınları, zaferlerle batıyı ürkütüp devleşen bir ülkeye sahipken hazinelerini unutan Babı-ali kodamanlarını köstebeklerle bir tutar devrin gerçek aydını.
Cemil Meriç, irfan çiçeğinin tohumunu, vatan toprağının bağrında beslerken bir çoban çeşmesidir de aynı zamanda. Derinden derine akan. Faruk Nafiz Çamlıbel’in, bir saf sevdanın tarihi ve medeni güzelliklerini , ateşten kızaran bir gül arayışında bağdan bağa gezen Çoban Çeşmesi… Bir zamanlar taşı delen, mermeri oyan, işi başından aşkın olan ve Anadolu’daki zengin ruhu işleyen dudaklara, ivmenin kaynağına dokunmak, susuzluğunu gidermek isteyen bir çeşme.
Yalnızca membalar, çatlayıp bağrından dağların büyüklüğü kadar dolu aşkla akacakları, akıp rahmete boğacakları yerleri yüreklice jurnaller. Medeniyetimizin beşiğindeki membalarla susuzluğunu giderir irfan çiçeğinin aydınımız. Hiçbir yerden değil, yalnızca Ümrandan Uygarlığa geçmek arzusundaki Meriç. “Geniş manasıyla medeniyet, yani bir kavmin yaptıklarının, yarattıklarının bütünü, içtimai ve dini düzen, adet ve inançlarıdır.” der. Şanlı tarihinin değerlerini sırtlanarak ütopyasının rotasını cedlerinin şaşmaz pusulasıyla birleştirir. “Her ütopyanın realitesi vardır.” dediğinde, dış dünyaya attığı kementlerin hakikat yükleriyle düşünce derinliğini yaşadığı anın realitesine taşır. …
Geniş kavisli hakikatlerin çemberini Doğu ile Batı’nın ideolojik sloganlarında gezdirir. Mutlak gerçek bütün ihtişamıyla kendi coğrafyasında artık: “Evrensel hakikat, kimsenin inhisarında değildir.” Batının hakikati sınıflar realitesine yapışmış midye kabuğu, cine otu yahut zehirli bir sarmaşık gibi başka kültürler üzerinde kültürsüzlük imajı çizerek hükmünün pençelerini tenimize çıkarmamacasına batırmaktadır. Zehirlenmemek, hükmedilmemek idrakiyle kemendinin yönünü Doğu’ya düğümler. Bu medeniyetin kavşaklarında bir ruh taşıyan kemendi, Batının oryantalist sunumu ile karşılaşır. “Doğunun en büyük bedbahtlığı, kendine yasaklar koymasıdır.” diyecektir gerilemiş bir uygarlığın cehalet ateşi kendi ülkesinin göğünü karartıp tüketmeye yüz tuttuğunda.
Cumhuriyetin esas aydını, okumalarla çıktığı yolculuklarda soylu inancının derin patlamalarıyla sarsılır… Kendini, özsuyunu geri çağırır kitaplarıyla. Membaının yol aldığı bağlar, eski bağlar değildir. Leyla gelin olmuş ve Mecnun mezardadır artık. Ne şairler ne de âşıklar gözyaşı dökmektedir. Çoban çeşmesi, işlevsiz bir külçe gibi görür kendini… Altı yüzyıllık ihtişam yerini susuz bağlara bırakmıştır artık. Dünyaya hükmeden gücünü kelimelerin dilsiz ırmaklarına rehin bırakmak istemez. Renkleri, notaları azad eder, en önemlisi içine düştüğü kavram karmaşasında en büyük münkirdir artık. Madde yolculuklarında yolcudur. Kendi kavram dünyasıyla baş başadır. Tek isteği yalnızca insan olmaktır aslında. Zerdüşt’ün üst insanı. Halk vicdanının sesi olan üst insan.
Cemil Meriç yaşadıklarının ayırdına vardığında vakitler dar, gedikler genişti ufkunun ışığında. Bazen alçalıp bazen yükselen göğümüzün bulut yükü ağırlığınca açılan oyuklardan evrenselliğe doğru savrulmak arifesinde yüzleştirir irfanını ateşle. Kendini birilerinin hükmünde sınamayı reddeder. Böylece en uzağa savrulmayı göze almıştır. Yaşamak, yaşatmak adına yalnızlığı göze alır. Üstelik dışarıyı ve kalabalıkları sonsuz karanlığa boğup kendisini terekeden gözleri ile vedalaşma sonrası bir zaman ilmeğinde.
Rüzgârlar getirir dış dünyanın seslerini Cemil Meriç’e kaleme aldığı kitapların iklimlerinden. Sözleri bulaşır rüzgârlara öyle anlarda. Sonra rüzgârlar, kendi vatanının sıcaklığından kopamayan, dönüp gelen kuşlara bulaşan serin rüzgârlar gibi herkesin yüzüne bulaşır yazdıklarıyla. Sözleri rüzgârın yadsınmaz ıslığı gibi yılların ötesinden, Bu Ülkeden, bir mevhibe ısısıyla uyuşan şuurumuzun donuk aynasını ateşler, canlandırır.
Dedim ya mevsimini bekleyen bir irfan çiçeği Cemil Meriç felsefesinin şiiri de. Bundandır gerçekte yalnız değildir aslında. “Bir başkasını düşünmek, zindanımızın kapısını aralamaktır.” diyen hümanist düşünürün ışığı, kendi dar zamanlarının benzer oyukları, yıllar sonra kendi ülkesinin siyasi girdabında açılınca ülke başbakanına ilham olacaktır, yol gösterecektir.
“Murdar bir halden muhteşem bir maziye katlanmak gericiyse, her namuslu insan gericidir.” sözleri Bu Ülke’nin sayfalarından derinlikli siyasetimizde yankısını bulacaktır.
Muhafazakârlığa temayüllü bir nefis müdafaasıyla dilendiren sözlerini, yıllar öncesinden ama belki bütün çağların yükü ile asırlar sonrasına, bir deniz şişesinden aşina bir ele tevdi etmiş, Türk siyasi tarihinde düşüncenin tuğrasına layık görülmüştür.
KAYNAKÇA
Mağaradakiler
Jurnal 1
Jurnal 2
Bu Ülke
Ümrandan Uygarlığa
Düşünce Hayatımızda Cemil Meriç
2. sayıdan