|

Seyahat(Name)lerdeki Antakya- 49,JACQUES WEULERSSE

Çelişkilerle Dolu Ama Değerli Bir Çalışma

Bu madde, Fransız coğrafyacı Jacques Weulersse tarafından kaleme alınan “Antioche. Essai de Géographie Urbaine” adlı çalışmadan yararlanılarak hazırlanmıştır.
“Antioche. Essai de Géographie Urbaine”, 1934 yılında Bulletin d’Études Orientales dergisinin IV. cildinde yayımlanmıştır. Çalışmada Antakya analizi 27–80. sayfalar arasında yer almakta olup 54 sayfadan oluşmaktadır. Makalede çizim, fotoğraf, harita ve krokilerden oluşan toplam 52 görsel bulunmaktadır. Bu görsellerin önemli bir kısmını, dönemin Antakya’sını farklı açılardan belgeleyen hava fotoğrafları oluşturmaktadır.
“Jacques Weulersse, Antioche. Essai de géographie urbaine” (Paris, 1934) çalışması Antakya’nın Fransız Mandası dönemindeki şehir coğrafyasını inceleyen en önemli eserlerden biridir.
Weulersse, çalışmasını iki ana bölüm üzerine kurmuştur. Birinci bölümde “Şehrin Oluşumu: Antakya ve Çevresi” başlığı altında Antakya’nın coğrafi konumu, tarihî gelişimi ve doğal çevresi ele alınmaktadır. İkinci bölüm ise “Şehrin Analizi” başlığını taşımakta olup, Antakya’nın sosyal ve mekânsal yapısı ayrıntılı biçimde incelenmektedir. Bu bölümde şehir; “Türk Mahalleleri”, “Hristiyan Mahalleleri”, “Alevi Mahalleleri” ve “Çarşılar Mahallesi (Sûklar)” olmak üzere dört ana başlık altında değerlendirilmiştir. Böylece Weulersse, 1930’lu yılların Antakya’sını yalnızca fizikî özellikleriyle değil, etnik, dinî ve ekonomik yapısıyla birlikte bütüncül bir şehir coğrafyası yaklaşımıyla incelemiştir.

Antakya, havadan görünüş.
Jacques Weulersse (1905, Paris – 1946, Dakar), şehir coğrafyası alanında uzmanlaşmış Fransız bir coğrafyacıdır. Özellikle Fransız Mandası döneminde Suriye ve İskenderun Sancağı (Hatay) üzerine yaptığı saha araştırmalarıyla tanınan Weulersse, bölgenin fiziki coğrafyasını, şehir dokusunu, nüfus yapısını ve ekonomik hayatını bilimsel bir bakış açısıyla incelemiştir. Antakya üzerine gerçekleştirdiği gözlemlerini 1934 yılında yayımlanan Antioche. Essai de géographie urbaine (Antakya: Bir Şehir Coğrafyası Denemesi) adlı çalışmasında bir araya getiren araştırmacı, kenti yalnızca tarihî yönüyle değil, coğrafi, sosyal ve ekonomik özellikleriyle de değerlendirmiştir. Antakya’nın 1930’lu yıllardaki görünümünü ayrıntılarıyla yansıtan bu eser, Fransız Mandası dönemi üzerine çalışan araştırmacılar için bir başvuru kaynağı niteliğindedir.
Weulersse, henüz 41 yaşında Dakar’da hayatını kaybetmiştir. Erken ölümü nedeniyle, Fransızların Yakın Doğu (Orient) ve şehir coğrafyası alanındaki önemli araştırmacılarından birini kaybettiği, bu alandaki çalışmaların da bundan olumsuz etkilendiği çeşitli araştırmacılar tarafından dile getirilmiştir.
1928 yılında tarih ve coğrafya alanında lisans eğitimini tamamlayan Jacques Weulersse, aynı yıl bankacı ve hayırsever Albert Kahn’ın vakfı tarafından finanse edilen “Autour du Monde” (Dünya Çevresinde) seyahat bursunu kazanan son araştırmacı olmuştur. Bu burs sayesinde çeşitli ülkelerde inceleme ve gözlem gezileri gerçekleştirmiştir.
Albert Kahn’ın “Autour du Monde” seyahat bursu, genç araştırmacıların farklı ülkeleri yerinde inceleyerek dünya kültürlerini tanımalarını amaçlayan prestijli bir programdı. Weulersse’in bu bursu kazanan son araştırmacı olması, dönemin önemli coğrafyacıları arasında görüldüğünün de bir göstergesidir.

Bu fotoğraf, makalenin 48. sayfasında yer almaktadır. Fotoğrafın altında “Antik su kanalı. Şehre inen ikincil su hattının vana yapısı.” açıklaması bulunmaktadır. Kameraya dönük duran kişinin geniş kenarlı tropik (kolonyal/ safari tipi) bir şapka takması, diz altına kadar uzanan tipik bir saha kıyafeti giymesi ve elinde baston ya da arazi değneği taşıması, onun arazi çalışması yapan bir araştırmacı olduğunu düşündürmektedir. Bu özelliklerden hareketle, fotoğraftaki kişinin Jacques Weulersse olabileceği kanaatindeyim. Ancak fotoğraf alt yazısında kişinin kimliğine ilişkin herhangi bir bilgi bulunmadığından, bunun kesin olarak söylenmesi mümkün değildir.

Şu girişle başlar makale:

“Suriye’nin çeşitli şehirleri arasında Antakya, kendine özgü karakteriyle tartışmasız ayrı bir yere sahiptir. Birbirine sıkışmış gri evleri, solgun renkli yuvarlak kiremitlerle örtülü alçak çatıları, dağ yamaçlarındaki vadileri izleyerek uzanan dar ve dolambaçlı taş döşeli sokaklarıyla, güneşten çok yağmurun şehri görünümündedir. Bu özellikleriyle, Arap şehirlerinden ziyade Anadolu’nun Türk şehirlerini; iç bölgelerin aydınlık kentlerinden çok onları hatırlatır.

Ancak bu karşıtlık yalnızca dış görünüşten ibaret değildir. Mimarisi, nüfus yapısı, dili ve günlük yaşam biçimi bakımından modern Antakya esasen bir Türk şehridir. Şehir tipi olarak da Şam’dan çok Bursa’ya benzemektedir.” (s. 27)

Şehrin Analizi başlığı altında şunları söyler:

“Silpius Dağı’nın (Habib-i Neccar Dağı) zirvesinden bakıldığında Antakya, yeşillikler arasında dağ ile nehir arasına sıkışmış, geniş gri bir leke gibi görünür. Asi Nehri’nin sağ kıyısındaki, neredeyse kırsal özellikler taşıyan Osmaniye Mahallesi dışında, şehrin merkezinden kopuk hiçbir dış mahalle yoktur. Kentin kendi içinde de herhangi bir boşluk ya da yerleşim dokusunda bir kopukluk göze çarpmaz. Antakya, ilk bakışta güçlü bir bütünlük ve adeta organik bir birlik duygusu veren tek parça bir şehir görünümündedir.
Ancak gerçekte durum bambaşkadır; hatta ilk izlenimin tam tersidir. Antakya, aslında birbirinden ayrılmış, kimi zaman da birbirine karşı mesafeli, hatta hasmane tavırlar sergileyen küçük şehir birimlerinin yan yana gelmesinden oluşmaktadır. Batı şehirlerinden farklı olarak, ayrışma ve bölünmüşlük, Antakya’nın varlığını şekillendiren temel ilkedir. Bu özellik, şehrin yaşamının bütün alanlarına yayılmış ve toplumsal hayatın her yönünü belirleyen başlıca unsur hâline gelmiştir” (s. 38)

s. 39
Çalışması ne kadar değerli ve özgün bilgiler içerirse içersin Jacques Weulersse o dönem pek çok başka Fransız seyyah ya da coğrafyacısında da görüldüğü gibi özellikle Fransız manda yönetimi altında bulunan coğrafyada yaşayan halkların etnik dağılımıyla da yakından ilgilenmiştir. O gün için Jacques Weulersse’in yaptıklarının amacı ne olursa olsun yukarıdaki kroki gibi örneklerin Fransız emperyalizminin böl- parçala- yönet planlarına katkı olduğu açıktır. Bu krokide Antakya içinde yaşayan insanların etnik kimliklerine göre dağılımını gösterirken Antakya’yı paramparça bölmektedir aynı zamanda.

Yazarın kışkırtıcı bir söylemi de Türk Mahallelerini anlattığı bölümde yer alır:

“1. Türk Mahalleleri

Türk mahalleleri, şehrin çekirdeğini oluşturur; aynı zamanda en büyük bölümünü de teşkil ederler. Kırk beş mahallenin yirmi yedisi Türklere aittir; bu da yaklaşık olarak toplam nüfusun dağılımına karşılık gelir: 30.000 kişilik nüfusun yaklaşık 18.000’i Türk’tür.

Bununla birlikte, birçok bakımdan en az belirgin özellik gösteren mahalleler de bunlardır. Çünkü şehir içindeki ayrışma (mahallelerin birbirinden kesin sınırlarla ayrılması), Hristiyan veya Alevi azınlık mahallelerine göre burada çok daha az belirgindir; bunun nedeni de kolayca anlaşılabilir.

Buna rağmen, mahallelerin oluşum sürecini burada da gözlemlemek mümkündür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, mahalleler karma yapıda olamaz. Öte yandan şehir hayatının çerçevesi ne kadar sabit görünürse görünsün, nüfus hareketlerini tamamen engelleyemez. Çeşitli nedenlerle nüfus yer değiştirir; bunun sonucunda bazı Müslüman mahallelerine Hristiyanlar veya Aleviler yerleşebilir, ya da bunun tersi gerçekleşebilir. Ancak bu göç belirli bir yoğunluğa ulaştığında, eski mahalle bölünerek yeni bir mahalle oluşur.

(…)

Şehrin gelişmesiyle birlikte “Antakya’ya Hristiyan göçü”nü anlattığı bölümde İdlib’den gelen bir göç dalgasının dikkat çekici olduğunu söyler Jacques Weulersse. İdlib’den yaklaşık elli aile Antakya’ya göç etmiştir aktardığı bilgiye göre ve bu göçün nedeni “büyük ihtimalle yerel düzeyde yaşanan bir dinî fanatizm krizi”dir. Araştırmacı, bu ailelerin Antakya’da hâlâ konuşma biçimleri ve aksanlarıyla tanındıklarını belirtmektedir. Bu söylem daha önce birbirlerine düşmanca davrandıklarını söylediği bir atmosfer düşüncesini açıkça çürütmektedir. Bu söylemde Hristiyanların daha huzurlu bir ortamı Antakya’da buldukları açıktır.

Bir başka kesitte Aleviler için “Fellah” sözcüğünün şehirde sıklıkla kullanıldığını söylemektedir. Yine aktardıklarına göre “İslâm” kelimesi, bir mahallenin Türk mahallesi olduğu anlamına gelir; “çünkü burada Sünni İslam’ı temsil eden tek topluluk Türklerdir.” “Hristiyan” ifadesi ise esas olarak Rum Ortodoksları belirtmektedir. Jacques Weulersse’e göre “Arap” adı, Arapçayı konuşan Aleviler için kullanılmaktadır; çünkü Türkçenin hâkim olduğu bu şehirde Arapça azınlık dili durumundadır.”

Açıkça görülebileceği gibi niyeti ne olursa olsun insanları dillerine ve dinlerine göre ayırmaktan başka bir şey olmayan bu adlandırmalar aynı zamanda yanlıştır.

Müslümanlar sadece Türkler olmadığı gibi Hristiyanlar sadece Rumlar değildir, Araplar sadece Alevi değildir…

Böylesi bir ayrım her şeyden önce bölgeyi sömürgeleştirmek isteyen zihniyete hizmet etmekten başka bir anlam taşımaz.

Not: Bu madde Seyahat(name)lerdeki Antakya kitabının 2. cildinde ayrıntılı olarak işlenecektir.

Kamil Akdoğan

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir