TARİHİ DOKUSUYLA GÜLÜMSEYEN ŞEHİR: BEYPAZARI, Mehmet Karasu
“Tarihin izinde yürüyen ayaklar yorulmaz; çünkü o yürüyüş, zamana ve irfana dayanır.”
1803 yılı…
Antakya’nın kanaat önderlerinden biri olan Şeyh Ali Zubarî, yanına aldığı birkaç hikmet sahibi dostuyla birlikte, halkının sesi olmak üzere zorlu bir yolculuğa çıkar. Tam 65 gün boyunca, dağlar aşar, ovalar geçer ve İstanbul’a ulaşır. Padişahın huzuruna çıkar, Antakya halkının dertlerini, umutlarını, taleplerini dile getirir. O büyük yürüyüşün izleri sadece İstanbul’da değil, yolunun düştüğü her beldede kalır. Bu duraklardan biri de Beypazarı’dır.
Zubarî, o dönemin Beypazarı’na dair gözlemlerini zarif satırlarla aktarır. Bu Anadolu kasabasının misafirperverliğini, doğasını ve kültürel zenginliğini yüzyıllar öncesinden geleceğe taşır. Aradan geçen 222 yıl sonra, aynı manevi izleri sürerek Beypazarı’na bir başka kültür yolculuğu düzenlemek, geçmişle bugünü şiirsel bir köprüyle buluşturmak anlamına geldi.
Bu anlamlı yolculuk, Çayyolu Kültür Sanat ve Edebiyat Derneği’nin ev sahipliğinde, yazar Nurdan Öztürk’ün kılavuzluğunda ve dernek başkanı Kamil Akdoğan’ın öncülüğünde gerçekleşti. Yaklaşık yirmi edebiyat sevdalısının yer aldığı bu kültür gezisi, adeta bir zaman perdesini aralayarak bizi Şeyh Ali Zubarî’nin izinde yürümeye davet etti.
Beypazarı’na vardığımız an karşılaştığımız konukseverlik, yorgunluklarımızı silip süpürdü. Gülben ve Ayhan Ayanoğlu çiftinin içten ev sahipliği, sundukları kahvaltı ve ardından gelen özenli öğle yemeği, sanki tarihin misafir sofrasından bir davet gibiydi. Sofradaki her tat, Anadolu’nun kadim kültürünü taşıyor, ikramlar yalnızca damaklara değil, gönüllere de ulaşıyordu.
Gezimizin en ufuk açıcı bölümlerinden biri, kuşkusuz Nihan Bayındır’ın rehberliğiydi. Onun bilgisi, coşkusu ve anlatımındaki berraklık, Beypazarı’nın taşlarına, konaklarına, sokaklarına adeta birer anlam katmanı gibi işlendi. Yolumuz kent müzesine düştüğünde, geçmişin göğsümüzde attığını hissettik. Her sergi, her obje, sanki susmuş bir hikâyeyi dile getiriyordu. Gaz Lambası Müzesi ise yalnız Beypazarı’nın değil, Türkiye’nin eşsiz kültürel cevherlerinden biriydi. O loş ışıkların altında, insan sanki geçmişi yeniden soluyordu.
Beypazarı Belediye Kültür Müdürü Sayın Zafer Poyraz’ın bizlerle ilgilenmesi, bu gezinin anlamına anlam kattı. Kendisine, Şeyh Ali Zubarî’nin 1803 yılında kaleme aldığı ve Beypazarı’na dair gözlemlerinin de yer aldığı gezi notlarının da yer aldığı kitabı hediye ettik. O an, geçmişle şimdi arasında kurulan bu bağ, kelimelerden çok daha fazlasını taşıyordu. Müdür Bey’in memnuniyeti, geçmişe gösterilen bu saygının ne kadar değerli olduğunu bir kez daha gösterdi.
Sonra konaklar… Beypazarı’nın zarif mimarisi, taşla toprağın, geçmişle estetiğin iç içe geçmiş hali gibiydi. Ve çarşısı… Bakırcıların tokmağından çıkan sesler birer şiir dizesi gibi kulaklarımızda yankılanırken, yerel halkın samimiyeti, içten tebessümleri ruhumuzu ısıttı. Sanki bir şehir değil, edebiyatın vücut bulmuş haliydi Beypazarı.
Antakya’dan Beypazarı’na, geçmişten bugüne taşınan bu kültürel yürüyüş, yalnızca bir geziden ibaret değildi. Bu, aynı zamanda bir hafıza tazelemesi, bir ruh buluşmasıydı. Şeyh Ali Zubarî’nin yüzyıllar önce açtığı yolda yürümek, bizlere edebiyatın, tarihin ve insan olmanın derinliğini bir kez daha hatırlattı.
Bugün hâlâ taşlar konuşur, lambalar ışık verir ve yollar, hakikatin izini sürenlere rehberlik eder. Biz de bu yolda yürüdük. Edebiyatla, dostlukla, tarihle…
“Bir milletin hafızası, yollarında ve sözlerinde saklıdır.” — Halil Cibran
5. sayıdan