MİLENYUM YILINDA ANTAKYA, Saime Siner
1999 yılının son dakikalarıydı.Kadın ana Asi nehrinin üzerinde durmuş etrafına bakınıyordu. Antakya şehri ışıl,ışıl huzur içinde yeni yılı karşılamaya hazırlanıyordu.Tepeye doğru yükselen mahalle evleri ve kilise ışıklarını yakmış,yeni yıla girmeye hazır görünüyordu.
Mahalle sakinleri hırıstiyan vatandaşlar olmalı diye düşündü kadın ana. Antakya şehrini çok fazla tanıdığı söylenemezdi; ancak o an hissettiği huzurlu güvenli bir şehir olmasıydı,aynı zamanda yedi kez yıkılıp tekrar kurulan şehir hakkında duydukları, bir o kadarda okudukları vardı…
Demişlerdi ki eski Antakyanın dar sokaklarında yürüdüğün sırada bahar kokulu esintiler eşliğinde eteklerin karşı duvara dokunabilir.Gün gözüyle şehri gezdiği sırada; Daphne kız ve, ona aşık olan Apollon geldi aklına.Efsaneye göre Daphne kız kaçıyor Daphne’ye aşık o Apollon kovalıyor,kovalıyordu. Genç kız kaçtıkça meşhur Antakya ipeği elbisesinin, uçuş uçuş etekleri savruluyordu.Genç kız takatsiz kalıp durduğunda Apollon’nun nefesini saçları arasında hissediyor toprak ana’ya ört beni toprak ana diyordu.Apollon dokunmuş olduğu tenin eline ağaç kabuğu hissi verdiğini anladığında toprak ana genç kızı çoktan bağrına almış şifalı güzel kokulu defne ağacına çevirmişti.Apollon’un döktüğü gözyaşlarının ise harbiye şelalesini oluşturduğu hatta arada bir Defne ağacının dallarını eğerek bu büyük aşkı selamladığı söyleniyordu.Efsane de olsa dinlemek anlamaya çalışmak güzeldi.Nadir insanlar belki,Antakya şehrini gezdiği sırada binlerce yıllık tarihle kucak kucağa olduğunu hissedebiliyordu..Bunun yanı sıra okumuş oldukları kitaplardan sözlü anlatılardan gelmişi geçmişi daha iyi anlayabiliyorlardı.Kadın ana da bu insanlardan biriydi hatta daha ötesiydi;o içsel yolculukları sırasında dağlara nehirlere sarılabiyor sessizliği onlarla konuşabiliyordu..Onlar da onu sessizce dinliyordu.
İşte 1999 gecesini 2000 yılına bağlayan gecenin son saniyelerinde Asi nehrinin sessiz sakin birazda karanlık akan sakin sularını izlemekteydi.Asi Nehri nevi şahsına münhasır karekteriyle yaş almışlık bilgeliği,sessiz, sakin durgun akışı ile konuşabilseydi eğer kimbilir neler, neler anlatacaktı…Tanıklık ettiği riyakarlıklardan, savaşlardan bahsedecekti belki.. köprüleri üzerinden geçen sevdalılardan da bahsedebilirdi..O ise ayrılık acısını sulara haykıran insan sesini suları arasına almış en iyi sırdaş misali;İki kişinin bildiği sır sır değildir sözünü çürütürcesine,sessiz ve derinden akıyor,akıyordu.Okul yolunda üzerinden kim bilir kaç çocuk geçmişti.Kadın anaya göre,İstisnalar hariç çocuklar hep neşeli olmalıydı.Köprünün altından geçen karanlık sular,geceyi bölen sesler:3-2-1-0!!!Sonra biraz daha sessizlik!Sesler arasından yükselen tek bir ses herkesin fıskıyesi açıldı bizim başkanın fıskıyesi açılmadı???Kahkahalar..Kahkahaların ardından yeni yıl coşkusu yeniden başlamıştı..Havayi fişek gösterilerine su sesleri, insan seslerine şarkılar karışmış, böylece milenyum yılı kendi yolunda akmaya başlamıştı..Kulağına akan müzikle birlikte belki bir havuzun suları dans ediyordu.Belki seslerin rengi bu ahengi oluşturuyordu ama tek gerçek Antakya şehri bağrında yaşattığı an’ın içinde yaşamakta olan zamanın insanlarını şevkatle kucaklıyordu.Her şeye rağmen yıllar akıp gidecek yüz yıllar binlere karışacaktı.Dört bin yaşında olduğu söylenen Musa ağacı bunun canlı tanığı gibiydi.Yaşını gücünü eteklerinde akan ölümsüzlük suyundan mı alır bilinmez civarda bulunan zeytin ağaçlarının sessiz saygın duruşu bunu onaylar gibiydi.Bu şehrin mahallesinde yaşayan çocukları düşündü bir an..Yarı yıl tatilinde aileler çoluk çocuk bir araya gelmiş gündüz çocuklar koşup oynamışlar akşam olup hava karardığında eş dost da gelmiş aynı çatı altında sıcacık evlerde toplaşmışlar..Evin anneleri kış günü mısır patlatmış..Şimdi masal saati; evdeki büyüklerden zamanın birinde diye başlayan en güzel masallardan birini anlatmaya başlamış.Herkes sessiz masal yolculuğunda ilerlemekte. Gündüz portakal mandalina ağaçlarından portakal mandalina koparıp yiyen çocuklar hala portakal mandalina kokmakta.Aklından geçenleri civar mahallelerde yaşayan birinden dinlemişti olabilirdi..Portakal da güneşin çocuklarından biriydi belki..Ay nasıl doğardı bu şehirde..Gökyüzünde yıldızlar nasıl görünürdü mesela.Bunu da en iyi aşıklar bilebilirdi ..Kadın ana içine üşüşen soruların tamamının cevabını bir çok din’in bir arada yaşandığı.. insanların dostça kucaklaştığı.. bir ağaçta birkaç çeşit meyvenin aynı anda olgunlaştığını gördüğü dostluk ağacı aracılığla anlayacaktı .Aynı meydanda Cami Kilise havra komşuluğunda insanların selamlaştığı; toprağa 6.Şubat depremi ağıtlarının düşeceği insan aklının ucundan bile geçmiyor,acının yorulup soğuk rüzgarların gökyüzüne şehrin destanını yazacağı meçhulün yolcusu gibi bir şeydi…
8. sayıdan