|

SANATIN IŞIĞINDA YARALARI SARMAK: 8. AKDENİZ SANAT GÜNLERİ VE ANTAKYA’NIN DİRENEN RUHU, Mehmet Karasu

Antakya…
Yüzyıllardır nice uygarlığın gölgesinde büyüyen, nice inancın duasını aynı göğe yükselten, nice dilin aynı sokaklarda birbirine karıştığı kadim şehir…
Bir zamanlar Asi Nehri’nin sularında yankılanan ezgiler, taş avlulardan yükselen şiirler, kilise çanlarıyla ezan seslerinin birbirine karıştığı o büyülü kent…
Ve şimdi…
Acılarla sınanan, yaraları hâlâ kapanmayan, ama bütün yıkımlara rağmen diz çökmeyen bir şehir.
İşte 8. Akdeniz Sanat Günleri, tam da böyle bir zamanda, sanatın iyileştirici gücüne inanmış insanların yüreğinde yeniden filiz verdi. Çünkü Antakya’da sanat yalnızca sanat değildir; sanat aynı zamanda direnmek, hatırlamak, yaşamak ve yeniden ayağa kalkmaktır.
16 Mayıs 2026 Cumartesi günü saat 14.00’te Defne Boğaziçi Oteli’nde başlayan etkinlik, olumsuz hava koşullarına rağmen olağanüstü bir ilgiyle karşılandı. Dışarıda yağmurun kasveti vardı; içeride ise şiirin, dostluğun ve umudun sıcaklığı… İnsanlar salona sığmadı. Çünkü Antakya insanı bilir ki; karanlığın en yoğun olduğu zamanlarda bile bir şiir mumu yakılmalıdır.
Açılışın sunumunu İzmir’den gelen zarif, birikimli şair ve yazar Zerrin Keskin yaptı. Sesiyle, duruşuyla, sözcüklerinin inceliğiyle yalnızca bir sunum gerçekleştirmedi; aynı zamanda Defne’nin, Antakya’nın ve bu toprakların kültürel hafızasına ışık tuttu. Onun konuşması, yalnızca bir protokol konuşması değil; geçmişle bugün arasında kurulan duygusal bir köprüydü adeta.
Mersin’den, Adana’dan gelen konuklar, salonda bir kültür direnişine tanıklık ediyordu.
Ardından etkinliğin mimarı Mehmet Karasu kürsüye çıktı. Yıllardır Antakya’nın kültür ve sanat hayatı için mücadele veren Karasu’nun konuşması, yaşanmışlıkların süzgecinden geçmiş samimi cümlelerle doluydu. Çünkü o, bu şehrin yalnız taşlarını değil, ruhunu da korumaya çalışan insanlardan biriydi.
Daha sonra onur konuğu MKÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sedat Cereci takdim edildi ve kendisine plaketi sunuldu. Plaket töreninin ardından Prof. Dr. Sedat Cereci’nin hazırladığı Antakya belgeseli gösterildi.
Salon bir anda sessizliğe gömüldü.
Perdede yıkılmadan önceki Antakya vardı…
Dar sokaklar…
Tarihi taş evler…
Avlulardan yükselen kahkahalar…
Kilise çanlarıyla ezan seslerinin kardeşçe yankılandığı o eşsiz atmosfer…
Belgesel yalnızca görüntülerden oluşmuyordu; kaybedilmiş bir zamanın hüznünü taşıyordu. Antakya’nın çok dilli, çok dinli, çok kültürlü yapısı bütün görkemiyle yansıyordu perdeye. O an birçok insanın gözleri doldu. Çünkü ekranda görünen şehir yalnızca bir kent değildi; insanların çocukluğu, anıları, dostlukları ve kaybolan hayatlarıydı.

Programın ilerleyen bölümünde konuk şairler şiirlerini seslendirdi. Her şiir biraz Antakya kokuyordu. Biraz hüzün, biraz umut, biraz asi bir direniş…
En son, sahneye Mehmet Fazıl Karasu çıktı.
Sesi ve gitarı eşliğinde söylediği Türkçe ve Arapça şarkılar salonu büyüledi. Ezgiler bazen bir annenin ağıdı gibi hüzünlü, bazen Asi Nehri gibi coşkuluydu. O an müzik yalnızca müzik değildi; parçalanmış ruhların birbirine sarılmasıydı.
17 Mayıs Pazar günü etkinlikler Hatay Tabip Odası’nda devam etti.
Bu kez duygu daha ağırdı.
Erken yaşta aramızdan ayrılan “Türkü Kızı” Hediye Sıkar anıldı. Onun adına hazırlanan armağan kitabı tanıtıldı. Sevdiği şarkılar söylendi, dostları anılarını anlattı. Salonda gözyaşı hâkimdi. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra bile türkülerde yaşamaya devam eder.
Hediye Sıkar’ın ardından Anneler Günü nedeniyle anneler anıldı. “Anılarda Yaşayan Anne” kitabının tanıtımı yapıldı. O bölümde salondaki herkesin içinde başka bir kapı açıldı. Kimi kaybettiği annesini düşündü, kimi depremde yitirdiği evini, kimi çocukluğunu…
Yine duygu vardı.
Yine gözyaşı vardı.
Yine yoğun bir katılım…
Çünkü Antakya insanı acısını paylaşmayı bilir.

18 Mayıs Pazartesi günü yine Hatay Tabip Odası’nda gerçekleştirilen panel ise etkinliğin düşünsel zirvelerinden biri oldu. Panelistler Zerrin Keskin ve eğitimci Ravda Eskioçak’tı. Konu; mitoloji ve edebiyattı.
Antakya’nın efsanelerle örülü geçmişi konuşuldu. Daphne’nin hikâyesi, Asi’nin söylenceleri, Harbiye’nin mitolojik yankıları yeniden dile geldi. Salondakiler yalnızca bir panel dinlemiyordu; binlerce yıllık bir kültürün hafızasında dolaşıyordu.
Bazı kentler yalnızca taşlardan oluşur.
Antakya ise söylencelerden kurulmuştur.
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı nedeniyle etkinlik yapılmadı. Ancak 20 Mayıs Çarşamba günü, dernek tiyatro topluluğunun hazırladığı “Komşu Köyün Delisi” adlı oyun Güneş Koleji’nde ilk kez tiyatro severlerle buluştu.
O gün dışarıda korkunç bir yağmur vardı. Kent adeta sele teslim olmuştu. İnsanlar suyun, çamurun, fırtınanın içinden geçerek salona geldi.
Salon tıklım tıklım doldu.
İşte sanatın gerçek gücü buydu.

İnsanlar felaketlerden kaçarken bile tiyatroya sığınıyordu.
Oyuncular olağanüstüydü. İlk oyun olmasına rağmen büyük bir başarı elde edildi. Seyirciler kimi zaman kahkahalarla güldü, kimi zaman derin düşüncelere daldı.
Ama kimse bilmiyordu…
Kimse bunun son etkinlik olacağını bilmiyordu.
Ardından Antakya, depremden sonraki en büyük felaketlerden birini yaşayacaktı.
Kent yine yaralanacaktı.
Ama bütün bu yaşananlar bir gerçeği bir kez daha gösterdi:
Sanat her derde devadır.
Sanat iyileştirir.
Şiir, tiyatro, müzik insan ruhunun sığınağıdır.
Bir şehir yıkılabilir…
Evler çöker…
Sokaklar sessizleşebilir…
Ama bir şehrin türküsü yaşıyorsa, o şehir hâlâ ayaktadır.
Antakya bugün yaralarını sarmaya çalışıyor. Bu yaraları saracak en güçlü ellerden biri yine sanat olacak. Çünkü şiir insanı yalnız bırakmaz. Çünkü tiyatro insana kendini yeniden hatırlatır. Çünkü müzik, enkazların altında bile nefes almayı öğretir.
Akdeniz Sanat Günleri, Antakya’nın küllerinden yeniden doğma iradesidir. Yıkıntılar arasından yükselen bir şiirdir. Asi Nehri kıyısında yeniden yakılan umut ateşidir.
Belki de bu yüzden, bütün acılara rağmen hâlâ aynı cümleyi kurabiliyoruz:
İyi ki edebiyat var…
İyi ki sanat var…
İyi ki Antakya hâlâ şiir kokuyor…

9. sayıdan

Similar Posts

  • Hayalet Sandal, Arzu Kök

    Sıkı sıcak sarılışlarınızKopmaz bağlara dolanmış kollarınızYetmez sentetik kelimelerleÇözülmeyen bir ardı olur ufkun.Bu ne kımıldanışlardır, denizinSaklı soğuk koylarında dururDuruk bakış yalın yalnızlıkYalımda arar yakalanmışlıkDudak bükümlerinde çekilir içiniz.Tayfları derinde gizleyen gözİncidir denizciye,Sır aynalar gösterenYakamoz derisi duyumsatanDenizciye ezgidir, SizsizBir ufuk önünde çözülür.Kalkış sırrı kumullardırSessiz bir şey bakınca dipteKımıl kımıl, hani akışkanYapışkan bir canlıO kayıverir iç bulantlarında…Sıkı sıcak sarılışlarınızda…

  • (ORADAYDIM II) YAŞAMAK İÇİN HATIRLA!, Neval Oğan Balkız

    Sürek avındaydı zamanKime baksam, yokŞimdi ve gelecek arasında kalmış an’lara tutsak kaldıkGeçmiş, yokHafıza ördüm kendime başıma bulutBakışlarıma yuva olsun diyeGözlerimle gezintiye çıkarım her sabahYeşiller , maviler, sarılar arasındaYolculukta kaybederim yeniden bulduklarımıYeniden bulup, kaybetmek içinElim uzanmaz pencere pervazınaGeçmez ayaklarım kapılardanYaşam kırımlarının yitik parçalarıFısıldar dururlarHıçkırıklarını duyarım, iç çekişleriniYarılan toprağın kustuğu ölüm gecesindeKaybettiği i varlığını aramaktadırTamamlamak için kendiniAyrıksı…

  • |

    Sokak Şairi, Gazi Yolcu

    Cebimde iki aspirin var gazeteye sarılı,İki çöp kalmış iki öksüz çöp kibritimde,Avucumda üç yağmur tanesiHepsi de kalbinden vurulmuş.Sokaktayım, sokaklar beynim gibi simsiyah,Yapayalnız yaralı…Bu gece ay, elektrik tellerinde boğulmuş. Karanlıkta sisler dolaşır, ben karanlıkta dolaşırım,Kimse bilmez, ben o sabıkalı şairim,Ceketimi bir yarasa gibi usulca geceye asarım.Varsın ıslanayım, rezilce üşüyeyim kimseler görmesin.Cinnetimi anlatacağım,Cinayetimi anlatacağımYemin ettim.Bu sabah kahverengi…

  • Susmak, Acibe Sıkar

    Yüzünde belirince yılların izi çizgilerZamanın acımasızlığına takılır gözlerinSusarsın.Kulakların duymak istemez her sözüSusarsın.Dilinin altına sığınan sözcüklerGün yüzü görmek istemezSusarsın.Gözlerin sevince ayarlı olsa daİki kaşının arasına pusu kurar acılarSusarsın.Yaşadıkların takılır aklınaSuya çarpan kağıt gibi parçalanır içinSusarsın.Yüreğin daralırAteşin düştüğü yeri yaktığına inanırsınSusarsın…İçine attıkların birikirTaş gibi ağırlaşır hayatYitirir tılsımını sözcüklerSusarsın… 3. sayıdan

  • GELİNCİK GÜLÜŞLÜ DÜNYA, Sevgi Erol Öçal

    Düşler gömülü kıraç topraklaraCivan acıların gelincik gülüşlü dünyasındaAlevler yalaza durur derinlerdeAzgın umarsız aç bulutlardaİsyankar ruhlar çıplak gölgelerin paslı prangasındaAsma bahçelerine yağan aykırı yağmurVahşi fısıltıların ürkek tedirginliğindeUzaklıklar hoyrat tebessümler çıplakCamlara çarpan yaşam soluğu bıçak yarasıİnce mavilikte İnciten rüzgarSisli gecede korkulu düşYürek çarpıntısı gelin bohçasıDüşler gömülü kıraç bozkırlaraCivan acıların gelincik gülüşlü dünyasında… 5. sayıdan

  • ANTAKYA’YA AĞIT, Fedva Çalışkan

    Şiirlerin en güzeliyle seslenmek isterim sana,Ve bilirim, o şiirlerin sebebi sensin…Sen, Antakya’m! Güneş her sabah yeniden doğarkenSeninle nefes almak ne büyük lütuf…Her yeni günde seninle var olmakToprağına, suyuna, kokuna karışmak—Şükürler etsem her sabah,Yine de yetmez… Anlatmalıyım seni,Yine, yeniden…Ama nereden başlasam,Nasıl anlatsam seni? Tarihinden mi söz etsem önce,Yoksa eşi benzeri olmayan dokundan mı?Bin yılların yankısı çınlıyor…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir