Bellek – Çiçek Festivali, Neslihan Kanuncu Seçkin

“Yılda bir defa da olsa nergis kokusunu koklayın, çünkü insanın kalbinde öyle bir hal vardır ki onu ancak nergis kokusu giderir” Hz. Ali
Yıllar yılı güzel kokular iyi hissetmek için kullanılmıştır.
Pek çok şehirde baharın gelişi davul zurnayla karşılanırdı. Anadolu’da çeşitli festivaller yapılırdı. Çiçek festivalleri bunların başında gelirdi. Hem doğayla kurulan kadim bağın hem de yerel kültür, inanç ve üretim biçimlerinin yansımasıdır bu fesivaller.
Antakya, yaşam döngüsünün içinde, dört mevsimin en güzel haliyle yaşandığı birçok medeniyete ev sahipliği yapmış asaleti ve zarafeti taşıyan bir kent olarak yerini almıştır.
1966 yılında da Hatay’ın Kurtuluşu’nda iki günlük Hatay Festivali yapılmış. Antakya’da da 1972 yılında bütün ili etkinliklerine dahil eden Çiçek Festivali adı altında ve altı gün süren genel bir festival yapılmıştı. Sonraki yıllarda Hatay’ın anavatana katılışı adıyla törenler düzenlenir oldu.
Takvimler 1981–82’yi gösteriyordu. Yemyeşil bir ova ve kurutulmaya direnen Amik Gölü’nden sonra Sırtını Silpiyus dağına yaslamış, tam da ortasından coşkun bir nehir geçen yeşil, sarı, mavi bir şehir Antakya. Sulak, ağlak ve rüzgârlı. Kuşların göç yolu ve kervanların yolu üzerinde kadim bir kültürü günümüze taşımış bu şehir kışta cimri, baharda cömertti.
Bahar Antakya’ya mis kokularıyla gelir. Önce nergis sonra miskiye, defne kokuları daha sonra narenciye çiçekleri… Kentte bu üç koku yazardı şiirleri
Çarşıları, Köprübaşını, Asi Nehri’nin iki yakasını süsler çiçekler.
Söz konusu yıllarda Antakya çiçekleri; bir süs değil, bir ifadeye dönüştürmüştü.
Kulüpler, o yıllarda şehrin kültürel nabzını tutan mekânlardı. Bugün anlatıldığında yüzümüzü gülümseten bir fikir doğmuştu. Bir video kulübünden.
Bir “çiçek festivali.”
Video kulübü sinemanın, görüntünün, hayalin konuşulduğu bir yerdi.
O kulübün sahipleri, belediye başkanının kapısını bir taleple çaldı:
“Antakya’ya bir festival armağan edelim.”
Ana tema netti: Çocuk ve Çiçek.
Bu iki kelime, Antakya için yabancı değildi. Çünkü bu şehir, tarih boyunca erdemli çocuklarıyla büyümüş, bereketiyle hatırlanmıştı.
Festival fikri kabul edildiğinde şehir zaten hazırdı. Çünkü Antakya, baharı çoktan karşılamıştı. Her bahar genç kızlar saçlarına portakal çiçeklerinden taçlar, kolyeler, bilezikler yapar ve takardı.
Köprübaşı’nda, Atatürk heykelinin bulunduğu yerde çiçeklerle süslenmiş bir tak kuruldu. Bugün, bu kulübün hafızamızda bıraktığı eski ve canlı fotoğrafa bakıldığında, bu tak yalnızca bir süsleme değil; bir dönemin estetik anlayışının, sadeliğin ve kolektif emeğin simgesiydi.
Nergis, narenciye çiçekleri, zeytin, reyhan dalları orada sadece bir çiçek değildi. Şehrin ta kendisiydi.
Festivalin merkezine masum bir sahne yerleştirildi. Bir “Çocuk Güzellik Yarışması” O günün niyetiyle bakıldığında, bu yarışma rekabetten çok, temsildi, dayanışmaydı.
Çocuklar sahnedeydi. Her biri ayrı çiçeğin tomurcuğundan gelmiş gibiydiler. Aileleri bu coşkuyu tribünlerden desteklemekteydi.
Kapalı spor salonunda yapılan etkinlikte sanatçı Nil Burak sahne almıştı. Şehrin hafızasına kaydedilen bu ayrıntılar halen umudun yerini korur.
Festivalin en dikkat çekici ama en az bilinen sessiz bir desteğin de yine bir kulüpten gelmesiydi. Türkiye’de ilk ve tek olan “Kadınlar Kulübü” Çocuklardan seçilen kral ve kraliçenin kıyafetlerini, bu kulüp üstlenmişti. Bu, yalnızca bir sponsorluk değildi. Kadınların belirgin bir şekilde kentin kültürel hayatına dokunuşuydu. O kıyafetler; annelerin, öğretmenlerin, kentli kadınların sessiz onayını taşıyordu.
Bu festival bir iki kez yapıldı. Birkaç yıl konuşuldu, sonra video kasetleri ve kulübü gibi zamanın içine karıştı. Uzun sürmese de derin izlerini bırakmıştı. Çünkü bu festival; emekçileri, çiçekleri, çocukları ve kadınlarıyla bir kentin kendine “işte biz buyuz” deme biçimiydi.
Bu festival, kent belleğinin canlı tanıklardan; çocukların merkeze alındığı, çiçeğin süs değil var oluş olduğu, kadın emeğinin, dayanışmasının yaşama katkısının aynasıydı.
Bu şehir kendini en çok çiçek açarken hatırlatır. Zeytin çiçekleri, reyhan dalları…Her bir çiçek Antakya’nın bir başka zamanını elinde sımsıkı tutar. Bu nedenle çiçek kutsaldır Antakya’da.
Defne, nergis ve miskiye dağdan iner; narenciye, ovadan yükselir. Biri serttir, diğeri yumuşak; biri suya biri rüzgâra yakın…Biri acıyı vefakat dayanıklılığı, ayakta kalmayı diğeri ise çabuk solma özelliği ile narinliği, ferahlığı taşır özünde tıpkı Antakya gibi. Zıtlıklarıyla var olan ve kokularıyla iyileşen…
Bu kokuların bahar esintisine karıştığı günlerde; nergis, miskiye, defne ve narenciye çiçeklerinin bulunacağı, çiçeklerin ve Antakyalıların bir araya geleceği bir şenlik neden olmasın?

*Video Kulübünün başkanı Reşat Bey’e değerli üyesi Suat Sağlam’a teşekkür ederim.

9. sayıdan

Similar Posts

  • Antakya Mozaikleri, Minel Hüzmeli

    Antakya, yüzyıllardır taşların birbirine kenetlendiği bir şehir… Kimi zaman bir mozaik ustasının ellerinde renk bulmuş, kimi zaman bir duvarın çatlağında fısıldayan eski bir hikâyeye dönüşmüş. Ben, bu şehrin kırık taşlarını ellerimde tutan bir mozaik sanatçısı olarak biliyorum ki, Antakya sadece bir şehir değil, zamanın içinde usulca yankılanan bir dostluk türküsüdür. Mozaik, tıpkı Antakya gibi, farklı…

  • Aşkın Gülüşü, Leyla Şahin

    işte sana geliyorumyumuşakbaşlı rüzgarların kanatlarında bir yer bul banasuyun ışıltılı sesleri aksın bir yanımızdan,bir yanımızı defneler sarsın…demir kollarının yumuşaklığında uyanayım sabahlarızeytin ağacının gözlerinde büyürken bir çekirdeksenin olayım. sakızağacının kokularına bürünsün saçlarımızdiri gövdemiz yürüsün kuşlara doğruunutulmuş şarkılar bulsun…gülüşün badem ağacının çiçek açmış dallarıölümü alsın elimizden. bir gemi getirdim kapına: birlikte gidelim.sen içli, uzun geceli kadınlar için…

  • Güneşin Kucağında, Hülya Bayındır

    Gözlerin uzak derinliklerde,Ellerinde ekmek kokusu;Sabahın erken saatlerinde rastlarım sana. Sen kollarını açtığında bana,Anadolu kucaklar baştan başa.Kura’nın sesinde bahar türküleri,Sımsıcak kar taneleri sızar uykularıma.Kanat çırpar gurbet yollarında turnalar,Yüreğinde biriken suskun yağmurlardanAvuç avuç dumanlar yükselir Amanoslar’dan. Geceleri,Kısık bir ışıkta ördüğün kazaktaEllerinin sıcaklığıSabrın;Bir Simurg yolculuğunun en eski kanadı. Ellerin,Bir fabrikanın buğusunda terGüçlü bir pınar gibi akarsın dünyaya.İçimden bayramlar…

  • İki Damla, Canan Sanlı

    Gözlerine düşen yıldızlar bizi aydınlatırGöğün umuduna arkanı dönmeSolar bu karanfil arkanı döndüğündeKatlanmanın sesinde döner dünya. Zamanı durdurmak istedimGözlerindeki güneşin sıcaklığındaKalbimde katılaşan buzullar aktıHoşgörünün dilinde sevgiyi ararkenIrmağın yatağında iki damlaydık. Rüyalarım neşelenir gülüşündeOyalanır kalbim arar oyuncağını. Çağlayanların sesini duyarım, çağırırYollar ıssızlaşır, şaşarımKara gözlerinde suskunlaşır dilimBir kedinin tüylerini okşarımSabahın yeli alır ıssız düşlerimiKoyu karanlık gece kalbimi yorarSabır…

  • MELTEM MERAL ATASOY İLEMELTEM’İN EVİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ, Fahir Abacı

    “Meltem’in Evi”: Hatay’dan İstanbul’a Uzanan Bir Kadın üreticisinin hikayesi. Bu hikayede evde bakılması gereken bir çocuk ve mutlu giden evliliğini sürdürerek eşine destek olmak amacıyla nasıl başarılı bir iş kadınına dönüştüğünü göreceğiz. Söyleşimizde eşinden dolayı Hatay’lı olan ve Hatay Gastronomisine yönelen bir aşkın verdiği sonuçları merak ettik ve Meltem Meral ATASOY’a sorularımızı yönelttik: Fahir ABACI:…

  • Çakıl Taşı, Oya Aksu

    görkemli katedrallerinkuytu ve nemli kıyısına düşenküçük çakıl taşı mahçup durma o kadarmahzun ve sessizbelki de kopup geldiğin kayakubbe olmuştur bir sarayaböbürlendikçe böbürlenir herkesin gözü ulu mermerdesen sabırla beklersin bir köşede ne yapsan olmazdeğişmez hayatının akışıyazık sana çakıl taşıyazık sana çakıl taşı 6. sayıdan

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir