Sevgili Antakya

Sevgili Antakya,

1988 yılı, aylardan Şubat

Antakya’ya, Antakya Lisesine stajyer edebiyat öğretmeni olarak atanmıştım.

Hiç bilmediğim bir coğrafyaya gidiyordum, bir Egeli olarak. Olsun tanıyacaktım oraları. Hizmet değil mi bu! Mesleğimi yapacaktım.

Ben öğretmendim. Ülkemin neresinde olsa çalışabilirdim. Üstelik burası şehir merkeziydi.
Şehre, ilk kez girdiğimde ne yalan söyleyeyim; “Halep”, “Laskiye” yazılı sarı levhalar beni ürkütmüştü. Sanki Türkiye dışındayım gibi bir hisse kapılmıştım önceleri. Sonra alışıyorsunuz tabii ki. Alıştım da.

Fakat bu şehirde her şey bir başka idi. Türkçesi bir başka. Yemekleri bir başka idi. Nasıl alışacaktım? Sebzeci biri olarak ben, ete düşkünlüğüm hâlâ azdır, bu şehirde kasapların adeta market gibi çalıştığını görünce çok şaşırmıştım. Hatta hiç unutmam, bir gün kasaba et almaya gittiğimde, benden önceki kişilerin 3-4 kilo et istediğini görünce yarım kilo kıyma almaya utanmıştım. Meğer burada herkes, zengin olsun, fakir olsun kilo kilo et alırmış. Eti çok severlermiş, bütün yemeklerini etle yaparlarmış. Sebze çok fazla tüketilmezmiş.

Buralarda sebze de bulamazdım Ege’ye ait. Bulabildiklerim ile idare etmeye çalışırdım. Ölmezdim ya!

Eşim, biz o zaman evli değildik, benden iki sene önce buralara geldiği için o, Antakya’nın neredeyse her şeyine alışmıştı. Öğrencileriyle hafta sonu futbol maçı yaparlar, maç bittikten sonra köprübaşına künefe yemeğe giderlerdi.

Sıcak yenen bir şuruplu tatlı, künefe. Oysa biz şuruplu tatlıyı Ege’de soğuk yeriz. Nasıl bir tatlı ki bu! Sıcak sıcak yeniyor, peyniri sünüyor. Uzadıkça uzuyor…

Köprübaşında bu tatlı tepsi tepsi tüketiliyor. İnanılır gibi değil.

Öğrencilerimizden bu tatlıyı çok güzel yapan Osman ve diğer arkadaşları 15 günde bir bize gelip bu tatlıyı bizim evimizde yapmaya başlamışlardı. Yani artık künefe partileri düzenliyorduk. Kendime inanamıyordu.
Hatta büyük bir tepside, ocakta yapılan künefenin diğer yüzünü de kızartmak için tatlı neredeyse bir-iki metre havaya atılır, tekrar tutulurdu. Tatlı ziyansız ters çevrilip tepsiye yakalandığında büyük bir alkış koparırdık.

Ben de çok alışmıştım künefeye. Şimdiyi sorarsanız başka hiçbir yerde künefe yiyemiyorum. Çünkü aslını Antakya’da yemiştim. Harika bir şey.

Gel zaman, git zaman Antakya’nın her şeyine çok alışmıştım: Masaya evde Antakya usulü hangi yemek yapıldıysa konmasına, bizim Ege’de önce çorba, sonra ana yemek, sonra da pilav ya da makarna gelir, ne istersen o birbirinden lezzetli yemeklerin afiyetle yenmesine, o inanılmaz acı yemeklerine, oruğa (içli köfte), aşuruna, tepsi kebabına…her şeyine…Antakya usulü konuşulan Türkçesine bile.

O sıcacık insanlarına…Antakya’yı çok sevmiştim, kısa zaman içinde.

Öğrencilerime…Alışmıştım işte…

İzmir’e yerleştikten sonra da Antakya ile irtibatımız hiç kopmadı. Sonraki yıllarda da üç-beş senede bir meftunu olduğum bu şehre hep gidip geldim.

Şimdi yerle bir olan bu güzel beldeye gönül borcum olduğunu düşünüyorum. Burası benim vatanım.

Bizler eğitimciyiz. Asıl işimiz bundan sonra başlıyor: Liyakatli, ahlaklı insan yetiştirme.

Ey gidi Antakya! Kültür beldesi…Müslümanı, Hristiyanı, Yahudisi; camisi, kilisesi, havrasıyla mozaik bir şehir…Bugün yangın yerine döndü. İçimden bir tel koptu ki anlatılacak gibi değil.
Bu şehri, çok zor biliyorum ama bırakamayız. Şoku atlattıktan sonra tekrar başlamalıyız. Yeniden. Hani büyük bir zata sormuşlar: “Her şeyimizi kaybettik, şimdi ne yapacağız? Tekrar başlayacağız” demiş ya o misal.

Ben hazırım oralara gelmeye. Öğretmenlik yapmaya Sevgili Antakya.

Sen bir dünya kentisin çünkü.

Gülseren Naldöken

Similar Posts

  • Samandağ Kitap Fuarı

    Değerli okurlar merhaba.8 – 16 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen 6. Samandağı Kitap Fuarını ziyaret etme fırsatını buldum, bu fuarın Samandağı’nda düzenlenmesi, zaten çok kültürlü bir şehir olan Hatay’ın bir ilçesinde olması, kültürel hayata önemli bir katkı sağlamaktadır. Fuar boyunca standları ziyaret eden kitap severler, hem birbirinden değerli kitaplarla ve yazarlar ile tanışma fırsatı bulmuş oluyor….

  • ZAMANDA YOLCULUK: ANTAKYA

    I.Hırçın bir ırmakta buldum düşlerimi,Zamanın ve tarihin ötesinden akan.Mermer sütunlarında tenimin ılık izi…Saraylarında taş avluların, yüzümü sürdüm.Tyche, Silpius Dağı’ndan gülümsedi,Hani diz çöktürmüştü Orontes’e, kudretli ve Asi. II.Ey eğilmez başlara taç olan defnem, zeytinim!Gördüm: Agoralardan krallar geçiyordu,Asmalardan üzüm topluyordu stola giysili kızlar.Eğildim, toprak künklerinden bir su içtim.O kadim şehir, ihtişamla dünyaya gülümsüyordu. III.Arenalarda aslanlarla ben dövüştüm,Kan…

  • DÜŞLERİM YORGUN

    Gönlüm bir pervane,Döner durur içimde.Aşkının özlemi kor olur,Kavrulur gizimde.Başım dertle dolar,Kabarır sel olur usulca.Yüreğimin direği sarsılır,Acıdan acıya gizlice. Savrulur sevda düşlerim, biryaprak gibiRüzgarın koynunda.Duygular inler saçlarımda, beklerIssız gecelerde .Yaş iner gözlerime,Kirpikler ıslanır acıylaSevgim ayazda üşür,Seni bekler gizlice … Nöbet tutar düşlerim,Geceler ağlar zemheride .Hislerim paslanır ,Acılar kabuk bağlar gönlümde.Köz olur ciğerparem,Kül suskun ben suskun. Ey!…

  • KAYNAR TADINDA LOHUSALIK

    KAYNAR: MIĞLEKaynar tadında diye adlandırdım çünkü insan belleğinde bazı tatların; kokusu, mutfağın sıcaklığı, hazırlayan ellerin hikâyesi kalır…Kaynar :”Mığle” kaynamış, kaynatılmış anlamına gelen bu sözcük iki dilli Antakya’mın hatırasıdır.Otuz bir yıl önce, ikinci lohusalığımda kayınvalidemle birlikte mutfağa girmiştik. Belki o gün yalnızca bir içecek hazırlamadığımızı; aslında anneden kıza, kayınvalideden geline geçen eski bir geleneği sürdürdüğümüzün farkında…

  • KIRMIZI PAZARTESİ’DEN SONRA

    Her şeyin bir rengi olduğu gibi günlerin de renkleri var. Günlerimiz karası, beyazı, mavisi, laciverdi, yeşili, neftisi ile arzı endam ederler ömürlerimizde. Üstelik her biri tüm albenilerini ya da arazlarını bizim duygularımızdan alır. Gabriel Garcia Marquez bu sebepten bizlere Kırmızı bir Pazartesi’yi anlatma gereği hissetmiş olmalı. Tuhaf bir cinayetle kana bulanan Kırmızı bir Pazartesi’yi… Kırmızı…

  • Valizimdeki Ağırlık

    O sabah neden beyazlar içindeydim, bilmiyordum. Üzerimde uzun, parlak, büyük desenler taşıyan bir elbise vardı. Tenime yabancı değildi; aksine, yıllardır beni bekliyormuş gibi üzerime oturmuştu. Rahattı, hafifti ve bana yakıştığını hissediyordum. Ama anlamını bilmediğim bir ağırlık da taşıyordu. İçimde, bu elbisenin beni alışık olmadığım bir yolculuğa çıkaracağına dair açıklayamadığım bir his vardı. Nereye gideceğimi bilmiyordum;…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir