Valizimdeki Ağırlık
O sabah neden beyazlar içindeydim, bilmiyordum. Üzerimde uzun, parlak, büyük desenler taşıyan bir elbise vardı. Tenime yabancı değildi; aksine, yıllardır beni bekliyormuş gibi üzerime oturmuştu. Rahattı, hafifti ve bana yakıştığını hissediyordum. Ama anlamını bilmediğim bir ağırlık da taşıyordu. İçimde, bu elbisenin beni alışık olmadığım bir yolculuğa çıkaracağına dair açıklayamadığım bir his vardı. Nereye gideceğimi bilmiyordum; sadece gitmem gerektiğini hissediyordum.
Ve öyle de oldu.
Kendimi bilmediğim diyarlarda buldum. Çevremde olup bitenleri, yıllardır içimde biriken sıkıntıları anlattım. Hiç tanımadığım birinin karşısında, derinlere gömdüğüm kırıkları, yıpranmış yanlarımı, unutmaya çalıştığım gölgeleri birer birer önüme serdim. O ise hiç sözümü kesmedi. Sessizce dinledi. Ellerimi tuttu. Gözlerimin içine öyle bir baktı ki, acımaktan çok anlamaya çalışan bir bakıştı bu. Tek kelime etmedi; ama bazen suskunluk, en uzun cümlelerden daha çok şey anlatır.
Sonra elime bir valiz verdi.
Mahcup bir sessizlikle aldım onu. Ağırlığını hissettim ama içinde ne olduğunu bilmiyordum.
Beyaz mermer merdivenlerden inmeye başladım. Basamaklar uzayıp gidiyordu. Her adım beni daha derin, daha sessiz bir yere çekiyordu. Mermerlerin parlaklığı gözlerimi kamaştırırken içimde tuhaf bir ürperti büyüyordu. Yol bitmiyor, basamaklar tükenmiyordu.
Bir ara görünmeyen gözlerin beni izlediğini hissettim. Yalnızdım; ama yalnız olmadığımı da biliyordum. Sanki sessiz bir gölge, ardımdan hiç ayrılmadan benimle yürüyordu.
Tam o sırada omuzlarıma beyaz bir hırka bıraktılar.
İlk anda şaşırdım. Sonra içimden, “İtiraz etme,” dedim kendime. Hırkayı usulca giydim. Yanımda hissettiklerim bir anda gülümsediler. Sanki görünmeyen bir sınavın bir bölümünü geçmişim gibi bana baktılar. Fakat içimdeki huzursuzluk dinmedi.
Merdivenler devam ediyordu.
Bir süre sonra basamaklar daha soğuk, daha kaygan olmaya başladı. Etrafımı belli belirsiz bir uğultu sardı. Binlerce fısıltı aynı anda kulağıma eğilmiş gibiydi.
“Dön…”
“Vazgeç…”
“Yoruldun…”
Sesler çoğaldıkça elimdeki valiz ağırlaşıyor, kalbim göğsüme sığmayacak kadar hızlı çarpıyordu. Ama geri dönmenin mümkün olmadığını biliyordum. Bazı yollar yalnızca ileriye doğru yürünürdü.
Nihayet son basamağa ulaştım.
Bir anda etraf aydınlandı.
Yeşilin binbir tonuyla çevrili bir ormandaydım. Az önceki uğultu susmuş, yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. O anda rahatça nefes alabildiğimi hissettim.
Çimenlerin üzerine oturdum. Yorgunluğumu bir tarafa bırakıp merakıma yenildim.Elimdeki valizi yavaşça açtım.
İçinden beyaz elbiseler çıktı; tertemiz, ışıl ışıl…
Onların altında ise kitaplar vardı.
Birbirinden farklı kitaplar…
Her biri bana ait görünüyordu.
Korkularım, sevinçlerim, kaybettiklerim, yeniden ayağa kalkışlarım, umutlarım… Hepsi sayfalara dönüşmüş gibiydi. Kitaplardan birini elime aldım. Sayfalarını çevirdikçe içimde karanlıkta kalmış duygular birer birer aydınlandı. O an anladım ki insan, en çok kendi hikâyesini okumaya cesaret ettiğinde iyileşmeye başlıyor.
Valizi kapatmadım.
Çünkü artık onun bir yük olmadığını biliyordum. O, bugüne kadar yaşadığım her şeyin sessiz tanığıydı.
Tam o sırada yüzüme hafif bir serinlik değdi.
Gözlerimi açtığımda pencerenin ardından seherin ilk ışıkları odama süzülüyordu.
Elim boştu.
Ne beyaz elbise vardı üzerimde ne de merdivenler…
Valiz de yoktu.
Ama içimde tatlı bir huzur vardı.
O zaman anladım…
Bütün bu yolculuk bir rüyanın içindeymiş.
Fakat geride bıraktığı iz, gerçek hayatta yürüdüğüm bütün yollardan daha derindi.