“Sevgili Uzak” ve Antakya, Kamil Akdoğan

Sevgili Uzak, Antakyalı tıp doktoru Müge Sahillioğlu’nun sarsıcı bir mektup kitabı.

Yazarı geçtiğimiz yılın aralık ayında gerçekleştirdiğimiz bir etkinliğe davet etmiştik. O akşam da izleyicilere bir mektup okumuştu ama o mektup bir kurgu değildi; İsrail saldırılarında katledilen genç ve çok başarılı bir hekim için kaleme alınmıştı. Salonda derin bir sessizlik olmuş ve pek çok kişi gözyaşlarını tutamamıştı. Müge Sahillioğlu’nun edebiyatla kurduğu bağ, daha ilk cümlede, insanı damardan yakalayan bir yerden konuşuyordu.

Müge Sahillioğlu, Antakya’da, Affan mahallesinde doğmuş ve çok uzun bir zamanı kitapta da açıkça görülen bir Antakya özlemi ile geçmiş.

Mektuplar “Sevgili uzak” hitabıyla başlıyor ve uzun bir süre bu belirsiz muhatapla konuşuyor.
Peki “uzak” kim? Bir kişi mi, Antakya mı, geride kalmış bir yaşanmışlık mı, çözülememiş bir mesele mi; yoksa bütün bu soruların sonunda, mektubun sahibi mi?

Bu sorunun yanıtını okura bırakabilirim pekala, ama şimdilik yanlış ya da eksik olabileceğini sonradan düşündüğüm kendi ilk cevabımı vermekle yetineyim.

Kitap ilk elime geçtiğinde, hızlı bir göz gezdirmenin ardından bunun Antakya özlemiyle yazılmış bir metin olduğunu sandım. Yazarın doğduğu yer olan Affan Mahallesi’ne ilişkin fotoğrafların kitapta yer alması bu düşüncemi pekiştirmişti.

“Uzak”, bana göre Antakya’ydı; yazarıyla arasına zaman ve mesafe girmiş bir şehir…

Bunun kitapla ilgili ilk yanılgım olabileceğini, okuma ilerledikçe düşünmeye başladım. Tıpkı Mete’ye dair yargılarımda olduğu gibi. Ama Mete konusundaki yanılgım çok daha netti ve kitabı okuyan pek çok kişi tarafından paylaşılacağının garantisini bile verebilirim şu anda.
Mektupların “Mete” diye hitap etmeye başladığı ve uzunca bir süre devam ettiği satırlar sona erdiğinde yani finale ulaştığımda kendimi bambaşka bir yerde buldum. Burada da ister istemez Krzysztof Kieslowski’nin müthiş bir filmini anımsadım. Konular bütünüyle farklıydı ama yarattıkları duygu neredeyse aynıydı. O filmde, uzun bir süre boyunca nefret ettiğim kahraman hakkında, idam süreci sahnelerinde duygularım nasıl altüst olmuşsa, Mete’ye dair hislerim de benzer bir şekilde tepetaklak olmuştu.

Eminim pek çok okur da aynı eşiği yaşayacak, elbette onun yaptıklarını yine affetmeyecek, yine unutmayacak ama eskisi gibi de nefret etmeyecek artık. Empati de bunun için değil mi zaten? İşte, kitabın çarpıcılığı tam da burada belirginleşiyor; empati, bu kez bir temize çıkarma değil, gecikmiş ve ağır bir anlamaya dönüşüyor.

Ama ben bu duygu değişimini ya da Mete’yi bir kenara bırakacak ve Sevgili Uzak’a Antakya üzerinden bakmayı tercih edeceğim. Bu nedenle yazının başlığını da “Sevgili Uzak ve Antakya” olarak koydum. Zira mektuplar, kitabı anlatan bir yazı olmaktan çok, onun arka planında sessizce duran bir şehre odaklanan bir okuma denemesi sadece.

Kitapta Antakya sevgisi ve Antakya özlemi açık bir tema, adlandırılmış bir duygu ya da nostaljik bir anlatı olarak ifade edilmiyor. Tam tersine, Antakya kitabın tamamında yüksek sesle söylenmeyen ama her cümlenin arkasında asılı kalmış bir varlık gibi duruyor. Bu da kitabın en incelikli yanlarından biri.

Antakya, bu kitapta özlenen, kaybedilen ve artık eskisi gibi dönülemeyen bir yer olarak hissediliyor. Yazar Antakya’yı betimlemiyor; onun yerine, Antakya’nın yarattığı ruh hâlini anlatıyor. Böyle bakınca, baş kahraman istediğiniz kadar Mete ya da bir başkası olsun, Antakya mektubun hem gönderenini hem de alıcısını bir anlamda figüranlaştırıyor. Ya da belki bu, aynı şehre aynı gönül bağıyla bakan bir okurun bütünüyle öznel bir yorumu…

Şehir, bir mekân olmaktan çok, anlatıcının dünyayla kurduğu ilişkinin biçimini belirleyen bir hafıza katmanına dönüşüyor. Bu katmanda ne Asi Nehri var, ne Habib Neccar Camii, ne Roma Köprüsü, ne Uzun Çarşı, ne mozaikler…

Bu katmanda suskunluk var ve son derece bilinçli bir suskunluk: Antakya, anlatıcının sustuğu yerlerde, yarım bıraktığı cümlelerde hissediliyor. Bu suskunluk, sevginin zayıflığı değil; aksine, fazla ağır olduğu için dile getirilemeyişi gibi…

Bu katmanda özlemin gündelikleşmesi var: Antakya özlemi, büyük cümlelerle değil; küçük ayrıntılarla, nesnelerle, fotoğraflarla, anlık çağrışımlarla kuruluyor. Bu da özlemi romantik bir nostaljiden çıkarıp, hayatın içine yerleştiriyor. Antakya, “geri dönülecek bir yer” olmaktan çok, her an hatırlanan ama artık tam olarak dokunulamayan bir yer hâline geliyor.

Ve bu katmanda yaralı bir aidiyet var: Antakya sevgisi saf ve pürüzsüz bir aidiyet olarak sunulmuyor. Bu sevgi; gecikmişlik, eksiklik ve hatta suçluluk duygularıyla birlikte var oluyor. Yazar Antakya’ya bakarken rahat değil çünkü… Belki yaşamın dayatması, belki pekala yapabileceği bir şeyi üzerine çok fazla yük bindirdiği için yapmaması ya da yapamaması, belki de engel olamadığı ya da yüzleşmek istemediği çekinceleri, tasaları ile iç içe geçmiş ve muhtemelen ancak bir Antakyalının taşıyabileceği bir aidiyet… Bu yüzden Antakya, kitapta ne zaman görünür olsa, aslında biraz eksik, biraz uzakta ve biraz geç kalınmış olarak görünüyor.

Satırların sonuna gelirken üçüncü kez yanılmayı da göze alarak; hatta aynı yanılgıya ikinci kez düşme pahasına bile olsa; onca özlem, onca sevgi ve onca istenmeyen ama çok anlaşılır bir mesafe “uzak”ın hala Antakya olabileceğini fısıldıyor kulaklarıma.

Sevgili Uzak, sıradışı bir aşk ve sıradışı bir Antakya kitabı. Bugüne dek bildiklerim ve okuduklarım arasında benzerine rastlamadığım ölçüde farklı ve özgün. Diliyle, kurgusuyla, hikâyesiyle alışıldık Antakya anlatılarının dışına çıkıyor ve her yönüyle övgüyü fazlasıyla hak ediyor.

8. sayıdan

Similar Posts

  • BİZ SIĞAMADIK DÜNYAMIZA, Zeynep Mansuroğlu

    Sahi! Ben ölü doğdum diye yaşamadın mı? Adsız yerlerde doğdum.Toprağım yok!Hikayem yok!Pörsümüş memelerden oluk oluk umutsuzluk emdim.Her damla da emdiğim sütlerin boşluğuna çekildim. Ben ki ölü doğdum!Yedinci çığlıkta ben doğdum.İş işten diller evimden geçti.Toprağı yok mezarımın. Fildişi mermer yollarımdaki sırtları ezberledim.Bahsedilen kırılgan hat üzerinde yürüdüm.Diz yaralarıma su serptim,İyileşmeyen yaraları da heybeme yükledim. Zemheri çığlıklarda doğumları…

  • Bir Kadın Kırılır, Hatice Eğilmez Kaya

    uzakgurbet’te günler sırtta bıçak yarasıyorgun, aksi ve birdenbiredir akşam oluşlarbu bahar, ah bu bahar!bahçemde limon çiçeği, kalbimde özleyiş kokusu… nisan, utangaç bir ressamınelvedasıdır belki,toprağın uzamış tırnakları ileilkyaza yeniden uyanışıturnalar çığlık atar,bulunur ansızın cümle yitirilmişler. ve turuncu ve şeftali ağaçlarınıntoz pembe sorgusukırılır bir kadınyere düşen camdan bebeğine bakarakbaşka iklimlerde puslu, antik şehirler… zaman içe kapanıktır aslında,salyangoz…

  • Ben Bir Zeytin Ağacıyım, Feride Ördek

    Ben bir zeytin ağacıyım.Asırlardır yağımda zaman saklı,yaprağımda rüzgârın duası.Bin yıllık bedenimle gölge olurumyorgun güneşe,yaralı insana.Yağım her derde deva,köklerim sabrın kendisi. Ben bir zeytin ağacıyım. Antik çağlardakesilmek idam sayılırdı,bilgeliğim ağaçlara emanet,yaprağım şifa diye anılırdı.Barışı dalımla uzatırdımdünyanın kavgalı yüzüne,sevgi yeşerirdi gölgemde. Ben bir zeytin ağacıyım. Asırlardır toprak beni kucaklar,insan gölgemde uzanırbir anlığına unutur telaşını.Ama şimdiacıma bilmeden kesilirim,yağmalanırım,talanın…

  • Sevgili Duran Hocam, Müge Sahillioğlu

    Çok geç kalmış bir mektup bu aslında. Hissettiklerimi ifade etmeme yetecek mi, inanın bilmiyorum. Nicedir size söylemek istediklerim var zira. Sekiz yaşımdan beri biriktirdiklerim var. Dudaklarımın ucuna kadar gelip orada kilitlenip kaldılar. Çıkış yolu bulamayınca gerisin geri dönüp yüreğime hapsoldular. Böyle geçti işte uzun yıllar; hastalıklar, ölümler, türlü türlü sınavlar… Oysa hiç de uzakta değilmiş…

  • Ey Habip Kalbey, Dilek Girgeç

    Bir selam ile girmiştin gönlümeSevgi kelebekleri uçurdun kalbimdePir Sultan’dan Hacı Bektaş’tan hoşgörmeyiYunus’tan Mevlana’dan öğrenmiştik sevmeyi .Ey duygu dünyamın gümrah meşalesiAlnıma dokunan şefkatli dudağının iziTitretmeye yetmişti kalbimin neva telini. Aşkın havarileriydik belki deYeryüzü cehennemine sürülüPey akçesine recm edildi nişanemizDinsizdi yargıların fermanıAtaerkil hiyerarşi kargışladı biziSavurdu mümbit gençliğimiziÖlümü öldürürdü hakikatin mührüAh olsaydı birazcık hoşgörü . “Ne olursan ol…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir