İki Kardeş, Fatma Gönül Saygılı
Yüzyıllar önce, toprak henüz insanların ayak izleriyle tanışalı çok olmamışken, Adem ile Havva’nın iki oğlu vardı: Habil ve Kabil. İki kardeş, aynı anne babadan gelmelerine rağmen karakter olarak birbirlerinden oldukça farklıydılar. Habil, yumuşak huylu, vicdanlı ve doğaya yakın bir gençti. Çobanlık yapar, hayvanlarıyla sohbet edercesine vakit geçirirdi. Kabil ise daha sert mizaçlıydı. Toprakla uğraşır, tarlasını eker biçerdi, fakat içinde anlamlandıramadığı bir öfke taşırdı.
Bir gün, kardeşler Yaradan’a sunmak için hediyeler hazırladı. Habil, en güzel kuzularından birini seçti; tertemiz, sağlıklı ve kusursuzdu. Kabil ise kendi yetiştirdiği mahsullerden bir kısmını sundu. Fakat onun içinden geçenler Habil’in duyduğu gibi saf bir sevgiyle bezenmemişti.
Sunulan adaklar kabul edildiğinde yalnızca Habil’in hediyesi kabul görmüştü. Kabil’in içindeki kıskançlık önce öfkeye, sonra nefretin karanlık girdabına dönüştü. Günlerce bu adaletsizliği düşündü; en sonunda aklına dehşet verici bir düşünce düştü: Eğer Habil olmazsa, ona üstün gelen de olmayacaktı.
Bir sabah, sisin vadiye çöktüğü saatlerde, Kabil kardeşini sessizce takip etti. Ellerindeki taşın ağırlığı sadece fiziksel değildi, içinde taşıdığı yük, ruhunu derin bir karanlığa çekiyordu. Öfke ve kıskançlıkla birleşen bu düşünceler onu geri dönüşü olmayan bir noktaya götürdü. Ve o gün, insanlık tarihinde işlenen ilk cinayet gerçekleşti…
Ancak kan toprağa düştüğünde, rüzgâr hiç olmadığı kadar hüzünlü esti. Kabil, gözlerindeki öfkenin yerini derin bir pişmanlığa bıraktığını hissetti. Fakat geri dönüş yoktu…
O günden sonra, Kabil yalnız kaldı. Ne toprak onu kabul etti, ne gökyüzü ona huzur sundu. İnsanlık tarihini ilk büyük suçunu işlemiş olmanın ağırlığıyla, kaderi mühürlenmişti.
İlk Karanlık
Kabil’in gözleri, kardeşi Habil’in saflığını seyrediyordu—ama onun gözlerinde bu saflık, adaletsizliğin bir kanıtıydı. Çünkü evren, neden onun sunduğunu reddediyor, kardeşinin hediyesini ise kabul ediyordu? Adalet gerçekten var mıydı, yoksa yalnızca güçlülerin kurduğu bir yanılsama mıydı?
Kıskançlık, insan ruhunun en zehirli çelişkilerinden biridir. Kabil’in içinde yankılanan öfke, sadece kardeşine değil, düzenin kendisine de meydan okuyordu. Eğer evren adaletsizse, onu düzeltmek bireyin elinde değil miydi? Ve düzeltme, gücün uygulanmasıyla mı, yoksa teslimiyetle mi gerçekleşirdi?
Cinayet, zamanın derinliklerinde bir iz bırakır. Kabil’in elleri kana bulandığında, sadece kardeşini öldürmemişti—insanın masumiyetini de öldürmüştü. Çünkü bir kez gerçekleştiğinde, cinayet sadece bir eylem değil, insanlık tarihine kazınmış bir olguya dönüşür. O günden sonra, her ellerini kaldıran kişi, ilk kez kan dökülmüş olan o toprağı hatırlamak zorundaydı.
Ama belki de en büyük ceza, Tanrı’nın cezası değil, vicdanın fısıltılarıydı. Kabil, hayatının geri kalanında kendisine şu soruyu sormak zorundaydı: Eğer dünya adaletsizse, benim de ona adaletsiz davranma hakkım var mıydı? Ve adalet gerçekten bir hak mıydı, yoksa yalnızca bir yanılsama mı?
Belki de adalet, onu arayanların ona anlam yüklemesiyle var oluyordu. Ama eğer kimse aramazsa—o hâlde var mıydı?
4. sayıdan