TOPLUMSAL VE BİREYSELDUYARLIĞIN AKDENİZLİ ŞAİRİ ARİF COŞKUN ve TAŞ KİLİM, Hatice Eğilmez Kaya
Taş Kilim* Arif Coşkun’un ustalık döneminin hem dil ve anlatım hem de içerik bakımından en yoğun duyumsandığı dizeleri barındırmaktadır. Eser1969 yılı ağustos ayında İstanbul’da basılmıştır. Arif Coşkun, modern Türk şiirinde kendine özgü bir dil ve duyarlılık yaratan şairlerdendir. Şiirlerinde içten bir söyleyiş, derin bir bireysel sorgulama ve toplumsal göndermeler bulunmaktadır. İçinde yaşadığı toplumun ortak yaralarını içselleştiren bir şair soluk almaktadır Taş Kilim’de.
Arif Coşkun, süsten ve karmaşık söz oyunlarından kaçınan, okurla doğrudan iletişim kurmayı amaçlayan bir dil kullanır. Şiirlerinde günlük yaşamın ve sıradan anların içinden çekip çıkarılmış, herkesin anlayabileceği imgelere yer verir. Bu yalınlık, şiirine içtenlik ve derinlik katar.Taş Kilim, serbest bir şiir yapısına sahiptir ancak bu serbestlik, rastgelelikten uzaktır. Coşkun, dize kırılmaları, ses tekrarları ve sözcük seçimleriyle kendine özgü bir iç ritim oluşturur. Bu ritim, okuyucuyu şiirin atmosferine yavaşça çeker. Eserin bütününde kullanılan imgeler, doğadan ve kent yaşamından alınmış; sade bir o kadar da çarpıcı niteliktedir.
Eserdeki ayna ve su, benlik sorgulaması ve yansıma temasını işaret eden metaforlardır. Yol ve kapı, varoluşsal arayış, ayrılık ve yeni başlangıçları simgeler. Sessizlik ve gürültü karşıtlığı ise kentli bireyin iç dünyası ile dış dünyanın kaosu arasındaki gerilimi vurgular. Bireysel varoluş sancısı, modern insanın yalnızlığı, yabancılaşma, iç hesaplaşmalar, bireyin kalabalıklar içindeki tekilliği ve kendini anlama çabası, Taş Kilim’in en güçlü temalarıdır. Coşkun’un şiirlerinin merkezinde, kendine dönüş, dış dünyaya eleştirel bir gözle bakma ve asıl sorgulamayı kendi varlığı üzerinde yoğunlaştırma seçimi bulunmaktadır.
“Öpü” şiiri Coşkun’un içerik ve dil yetkinliği bakımından pusula şiirlerindendir. Şiirde masumca bir beğeni dikkat çekmektedir. Şairin geçmiş zamanda kalmış, saçları deniz kokan kıza duyduğu özlem ilk gençlik yıllarına duyulan özlemi de içinde barındırır. Kentlerde sevi, aşk yasaklıyken kırsalda çok daha kendi doğal gelişimine sadık kalmaktadır: “Saçları deniz kokan kız/ Seni görmeden düşünmeden edemiyorum/ Diyorum döngülü güzel duyguların bir karışımı sevi/ Doruklarının olmak bunca güzel bile yasakken/ Dağ nergislerini karanfillere aşılamışlar/ Bu kentte sevinin yasak çarşısı tüm dişi kokuyor” 29
Taş Kilim’de şair toplumsal gözlemlerini, varoluşa ilişkin oluşturduğu düşünsellikle birleştirmektedir. Bir yandan doğadaki dinamizmi, öte yandan bu dinamizmin toplumdaki ve insandaki karşılıklarını dile getirir. Örümceğin ağına düşen, can çekişmekte olan bir sinek; hayatla ölüm arasında sıkışıp kalmış insanı simgeler. Yoksul halkın evlerinde pişirdiği ekmekten çevreye yayılan bir koku vardır ki umudu da boş vermişliği de, boyun eğmişliği de isyanı da içerisinde barındırır. Bir çingene kızı rahatça soyunuverir karşısında, onun rahatlığı tüm korku ve endişeleri kovar niteliktedir. Kan sıcak aktığında yoksul ya da varsıl herkes eşitlenmektedir: “Gelir yaprak su sesine konar kuşlar/ O balık ağı sim örtünün altı kan ve su/ Anlatamadığım bir kedinin kapanık çizgi gözleri,/ Sabahtır konduğu daldan o bulut hiç eksilmedi/ Ben o pembe çizgide ikilendiler/ Örümcek ağında birinci sinek/ Can çekişmek aman ne zor/ İnce tellerden nasıl da koşuyor gelip batırıyor iğnesini/ Örümceğin neşesine denecek yok/ Ölü bir çekirgeyi dağ aşırıyorlar/ Ne çok ölüyorlar da dönmüyorlar/ Ve yuvarlandı yuvarlanacak/ Topal karıncanın ağzında/ Çakmak taşı daha duruşlu bir buğday/ Sonra tandırlardan fırınlardan evlere/ Bir yanık ekmek kokusu/ Soyunur karşımda o çingene kızı/ Kalabalığımı çıkarıp atarım duran kavağa/ Başlar tepeden tırnağa yanmaya kavak/ Az ötemde bir çavdar kökünün dibinde/ Gözlerime baka baka sevişir iki yılan” 17
Toplumsal öfke ve emeğe duyulan saygıdan anlaşılacağı üzere Arif Coşkun açıkça emekçinin yanındadır. “Sömürülmek için doğmadın” diyerek didaktik bir tondan seslenirken; parazitleri, patronları ve hakkı gasp edenleri “asalak” ve “it oyunu” gibi sert sıfatlarla yerer. Kentsel sıkışmışlık Coşkun’u doğal özgürlük istemine yönlendirmiştir. Kente sığamayan, denizin ve nergislerin özlemini çeken bir ruh hali hakimdir. Şehirde yaşanan zaman “kirli bir yüzyıl” olarak tanımlanırken, kurtuluş “çakıl taşları” ve “başak başak hile görülmeyen” bir bozkırda aranır. Asalaklar: “Etlerine yapışmış umut kör bir yıldızdır ha/ Yumuk ellerin kırıcında sıkılıp küçülürler biraz biraz/ Ağladıkları çay suyudur/ Güldükleri mor menekşe ya da pirinçtir/ Bir güneş dilimi sıcak ekmeği çoğalırlar düşleyin// Güne sığmazlar/ Ve kaçanın ardından kovalar onlar// Ve sen emekçi kardaş/ Döner de aydınlık güreşirsin karanlıkları/ Büyük dürülü lokmaları parazitler yer/ Senin ekmeğin yılanın dişinden geçer” 47
Şair, tıpkı bir fotoğraf makinesi gibi, bir anı veya duyguyu keskin bir şekilde yakalar ve dizeye taşır. Bu anlık görüntüler, bazen soyut bir düşünceyi, bazen de somut bir detayı yansıtır. Şiirleri, uzun anlatılardan çok, duygusal ve düşünsel kırılma noktaları üzerine kuruludur: “Sarı sarı çiçekler arasında/ Bahçede bir çocuk oynar/ Ne sevimli çocuk – aman ne güzel// Yumuk kedi ağzıyla boncuk gözüyle/ Gördüğüm çiçeklerin en güzeli// Renklerin alınan güler/ Morunan ağlar/ Güneşte taranır çocuk// Baktım ki bir serçe/ Ağaç dalına kondu/ Öttü de öttü/ Kaldırdı çocuk ellerini/ Serçe uçtu çocuk uçtu/ Keş dedim çocukluğuma/ Çocukluğum uçtu// Bir kırlangıç kanadında/ Mavilere döndük” 31
Aşk teması, Coşkun’da sadece romantik bir duygu olarak değil, aynı zamanda zamanın ve yitirilenin izini sürmek için bir araç olarak ortaya çıkar. Geçmişe duyulan özlem, hatıraların ağırlığı ve zamanın akıp gidişinin getirdiği hüzün, lirik bir tonda işlenir. Aşk, aynı zamanda bireyin karmaşık iç dünyasında bir sığınak veya bir yaralanma noktasıdır: “Seni düşündüm bu gece soğuk yatağımda/ İlerlemiş gecenin içinde yapayalnız/ Dört duvar ve iki bıçak arasında// Ve anla/ Parça parçaydım// Kadife saçlarının yumuşaklığını/ İpek ellerinin sıcaklığını düşündükçe üşüyordum/ Ve bir anı o senden dudaklarıma Arabistan’ımsa// Vurdum devirdim o kızıl vazoyu/ Kırmızı güllerin kanını gezdirdim masaya/ Ve yanarken kıpkızıl kor – yatağımda dönüyordum// O sokağı kasıp kavursun o rüzgarlar/ Bir güzel sesi var bu yağmurun altın/ Ve başlıyorum şiirini yazmaya ıslak// Bir adam batırıp tırnaklarını/ Portakal soyup yedi o sokağın ağzında/ Gardıroplarda basılı giysiler/ Çamlar- pencereler/ Yatak çarşafları – yorgan yastık/ bu gecenin daha dişi kokar.” 23
Felsefi derinlik bir şairin yolunu aydınlatan fenerlerdendir kuşkusuz. Arif Coşkun böylesi bir derinliğe sahip şairlerdendir.”Diyojen Yeleği” adlı şiirde modern dünyanın sahteliğine karşı dürüstlük önerilmektedir. Şair “24 ayar insan” arayışı içerisindedir. “Eksi sıfırlara düşen beden” ifadesi, insanın toplumsal değer karşısındaki değersizleşmesini veya hiçlik duygusunu özetliyor. 20. yüzyıl katışıksız insanın yitirildiği bir yüzyıldır. Şair yaşadığı yüzyıldan şikayetçidir: “Ne zor şey değişmeden büyük yerlerin küçük adamı kalmak/ Diyojen’in aradığı yirmi dört ayar// Kirli bu yüzyıl içinden/ Ve yaklaşık buna/ Diyojen eleğinde kalan kaç kişi// O Büyük İnsan ama nerde bulsam – önümü iliklerim// Ve sıfırın üstünde durmuş gösterge/ Rakamların eksi sıfırları düşen// Bedime gidiyor/ Buna layık olmadığı halde/ Selam saygıyı ve sevilmeyi tekel’ine almış görünmek isteyen kişi/ Saygılısını önümü iliklerim bulsam” 14
Özgürlük insan soyunun hava kadar su kadar gereksinim duyduğu bir haldir. Tutsaklık ise kırılıp içinden çıkılması kaçınılmaz olandır. Özgürlük için mücadele edenler yaralansalar bile özgürlüğü giyindiklerinde ne utanır ne yanar ne de üşürler. Arif Coşkun bireyin ve toplumun sıkışmışlık içinde olmalarına karşı duruş sergilemektedir şairce: “Bir kez daha ışığı verdi doğmasını yitiren gün/ Tutsak kabuğumuzu kırıp çıktık bir kez daha/ Bir kez daha giyindik özgürlükleri/ Sırtımızda güneş yaraları// Yılları yaşlı kılan/ Dedim bir yasak lokma mı tattırmadığınız/ Ya verir miyiz/ Her gün biraz daha yetiyoruz eksik kalan boyumuzla/ Ya nasıl alırsınız// Namlularda sıkışmanın sırası mı şimdi ya” 9
Kentler, sundukları onca rahatlığa rağmen bazı ruhlara dar gelir. Taş Kilim’de en çok üzerinde durulan insanlık hallerinden birisi, kentte yaşayanların içlerine çöreklenen “kente sığmamak” duygusudur. İçinde yaşanan kent İstanbul gibi albenili ve âşık olunası bir kent olsa da… Şair, üzerinde oturanın canını yakan bir kilimden söz eder, kent kavramı aklına geldiğinde, Taş Kilim: “Yaşama sevincimin dallara yürüdüğü bir sabah/ Belli ki bu İstanbul’a sığmıyorum/ Gün doğumu bu Marmara’nın suları altın ve gümüş/ Susmuş plaklardan o kent üstüne göktaşı mermer unu/ Söndürülmez bir yangındır kah/ Çipi çipi kıvılcımlı kan gülleri/ Var yanına güneş sütü/ Sonra mavinin telvesi/ O her yerde sıcak bir kilimdir bas” 5
“İlk kez Havva yemişti bu buğdaydan” der Arif Coşkun. Kurak coğrafyada boy vermiş buğdaya benzetir Anadolu’daki sevdaları. Aşkın insan kalbini sarıp sıkıştıran bir sarmaşık olduğunu söyler. Öyle bir buğday ki hem doyurur hem tüketir. Ve kendisini yiyene benliğini unutturur. Havva’nın ilk kez tadına bakarak Âdem’in de başını derde sokan o yasak meyve olsa olsa aşktır: “Geceye bağlama beni/ Ben senin çiçeğinim/ Bir açmaya görsün gönlünde/ Çözersin iplerimi salarsın// Sen Alışırsın buna da/ Koşarsın yorgun düşersin ardından/ Havva’yı çıldırtan baş yemişim/ Bir ışıklı sarmaşık olur uzarım düşlerine// İnceyim – nazeninim büyük emek isterim/ Işıklı filize gebe/ Bir soy tohumum çatlamış bozkırın altında/ Satılmayayım başak başak hale gör/ Sakın meyvamdan yeme bir daha kişiliğini unutursun” 58
Uyku metaforu ezilen ve sömürülen halklar için sıkça kullanılan bir metafordur. Bazı uluslar öylesine yorgun düşmüşlerdir ki kendi tarihsel süreçleri içerisinde, çoğu kez uyumayı yeğlerler. Arif Coşkun Anadolu insanının yattığı kanlı uykudan bir gün mutlaka uyanacağını söyler. Onun uyanışı öylesine yamandır ki günahı da sevabı da siler atar, kaygı ve umarsızlığı da… Uyanmış bir halk coşkuyla akan sele benzemektedir kuşkusuz… Yoluna çıkan her şeyi yıkmaya hazır: “Bu ulus bir gün gelecek yaman uyanacak/ Ve bunca kalın zincirleri taşımayacak/ Sağ kalan görecek/ Günahın dağından yeğdir bu sevabın dağı// O tarlada ağacın delik çarığı/ Ya da fabrikada patronun uşağı/ Damgasını da güneşli alnından silip sürecek// İnce ama pek sevimli zora vurulmuş bir tay düşün/ Yokuş çıkan bir sel bir ırmak ansı/ Uyanıkken önüne durulmazmış/ Emekçi kardeş bilesin anan seni sömürülmek için doğurmadı/ Sakın alın teri kol gücü hakkını alçaklara koklatma/ Bir gül fidanı mı düşürüp gecelerde kaybettiğim/ Bulup bahçeme dikiyorum” 37
Arif Coşkun’un dizeleri Türk edebiyatının İkinci Yeni sonrası toplumcu-gerçekçi damarından beslenmişlerdir. 1960-70 kuşağının sert, imgesel ve varoluşçu dilinin bir harmanı niteliğindedir. Şairin şiir evreninde yoğun metafor kullanımı, doğa-insan çatışması ve sınıfsal vurgular dikkat çekicidir. Anlatımında standart dilbilgisini zorlayan, kelimeleri alışılmadık bağdaştırmalarla sunan bir yapı bulunmaktadır. Duyusal yoğunluğundan okurun dimağında kalan tat; şairin dünyayı sadece görerek değil tadarak, koklayarak ve dokunarak algıladığını gösterir. Taş Kilim’deki şiirlerde karşıt anlamlı sözcüklerin sık geçmesi, şairin acı ile umudu aynı potada erittiğini gösteriyor.
Toplumsal duyarlılık beraberinde eleştiriyi getirir. Bu nitelik Arif Coşkun’da son derece belirgin bir biçimde hissedilir. Şair her ne kadar birey odaklı olsa da, onun şiiri toplumsal kayıtsızlığa, adaletsizliğe ve insan ilişkilerindeki yozlaşmaya dair ince göndermeler içerir. Eleştirileri, doğrudan siyasi söylemden çok, insanlık durumunun trajedisi üzerinden verilir.
Arif Coşkun’un şiiri, basit ifadelere rağmen derin bir felsefi arayış barındırır. İnsan yaşamının anlamı, ölüm, bellek ve varoluşun sınırları gibi konular, onun dizelerinde bir düşünme biçimi olarak yeniden yorumlanır. Bu, şiirine zaman zaman dingin, bazen de tedirgin bir bilgelik katmanı ekler. Arif Coşkun; yalın dili, derin bireysel yalnızlık ve sorgulama temaları, sessizlik ve hatıralarla örülü metaforik yapısıyla modern Türk şiirinde hem içten hem de düşünsel derinliği olan bir şair olarak öne çıkar. Taş Kilim şairin parmak izini okuruna açık seçik gösterdiği bir eserdir, eseri bu anlayışla ve derinlemesine irdeleyen bir yaklaşımla okumak şairi anlayabilmek açısından son derece yararlı olacaktır.
*Taş Kilim, Arif Coşkun, Yedi Tepe Yayınları, İstanbul, 1969.
8. sayıdan