Antakya’ya Mektuplar II, Müge Sahillioğlu

Güzel Antakya’m, Biriciğim,
Senden uzakta bir bayram sabahına daha uyandım. Ne mest eden kokular vardı havada ne de telaşlı ayak sesleri… Saygısız bir korna sesiyle açtım yeni güne gözlerimi. Yatakta dakikalarca döndüm durdum. Hem kalksam ne olacaktı ki! Kimse uyanmamıştı henüz. Yarım saat kadar sürdü sanırım bu yataktan çıkmama ısrarım. Baktım ki olmuyor, kendimi mutfağa attım. Habak kokusundan medet umdum hüznümü bastırmak için. Domatesin üzerine bol bol serptim. Vesile teyzenin Affan’ın arka sokağına bakan evinin cumbasındaki saksıdan kopardığımı düşledim her bir dalını. Sarı teneke saksının üzerindeki kırmızı “Vita” yazısı geldi gözlerimin önüne. Büyük yağ tenekeleri atılmaz, saksı olarak kullanılırdı o zamanlar. Bizim balkondaki fulya ve kırmızı gül saksıları da yine o tenekelerdendi. Sera domatesinin tüm yavanlığını alıp götürdü habak. Ancak hüznümü bastırmaya yetmedi. İnternetten sipariş ettiğim tuzlu yoğurda sığındım ben de. Biraz zeytinyağı, biraz nane, biraz da pul biberle tamamladım iksiri. Çökelek salatası yaptım; zahter, halhalı zeytin ve carra peyniri ile donattım kahvaltı soframı. “Tuz ve kimyon serperek yediğimiz simit de olsa keşke!” diye iç geçirdim masaya şöyle bir bakıp ya da kocaman, tekerleği andıran Antakya simidinden… Rezenenin başrolde olduğu külçe de yoktu sofrada, biberli ekmek de… Soframız da aynen bizim gibi eksikti nicedir. Önce babam gitti, sonra annem. O kahrolası depremde ise yüzlerce, binlercemiz…
Ev halkının uyanmasını bekledim bir süre. Ama yalan yok, pek uzun sürdüremedim bekleyişimi. Gürültü yapıp teker teker uyandırdım hepsini. Bayram kahvaltısı bekletmeye gelmezdi. Çocukken, hiç görmediğim büyükbabamın mezarına giderdik bayramın ilk günü. Bir eliyle avucumu sımsıkı tutardı babam, diğer eliyle de babasına aldığı reyhan demetini. Biz reyhan derdik ya adına, yıllar sonra gerçek isminin Mersin çalısı olduğunu öğrendim. Yanımda babam olduğu için mi yoksa öğleden sonra parka gidecek olmanın coşkusundan mı bilmem, mezarlık hiç hüzünlü gelmezdi bana. Simitlerimizi alıp eve döndüğümüzde annem kahvaltıyı çoktan hazırlamış olurdu. “Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” diye boşuna dememiş büyük şair. Bayram kahvaltısı ise bu mutluluğun şahikasıydı. Aradan geçen onca yıldan sonra hâlâ gülümsüyorum o sofrayı hatırladıkça. Ve işte böyle nafile çırpınıyorum bir benzerini hazırlayabilmek adına. Yine de istediğim gibi olmuyor. Önce marketten aldığım kabak reçeline kızıyorum halamın yaptığına hiç benzemiyor diye; derken uzaklığa, gurbete, ayrılığa…
En hüzünlü mektupların sonsuza dek çekmecenin bir köşesinde gizlenen mektuplar olduğuna karar verdim dün. Asla gönderilmeyen; zarfsız, pulsuz mektupların… Kimsecikler bilmez, yüreğin yazdırır o mektupları sana. Masanın bir ucunda sabırla bekleyen kalemi görünce aşka gelip kâğıtta raks etmeye başlar içinden taşan duygular. Aynen sana yazdığım mektuplarda olduğu gibi… Yazmak pek çok şeye iyi gelebilir belki ama yazık ki hasrete çare olmaz.
Yavaş yavaş da olsa, iyileştiğini görmek tek tesellim güzel şehrim. Ve yeniden kavuşacağımız günleri düşlemek… Biliyorum, bir bayram sabahı yine senin göğünün altında uyanacağım. Mutfaktan mis gibi kokular gelecek. Elimde demet demet reyhan önce mezarlığa koşacağım, sevdiklerimi ziyarete… Ardından Antakya simidi alıp döneceğim yine eve. Sofranın çevresi pek bir tenhalaşmış olacak. Ve beni yine sen avutacaksın.
Bekle, az kaldı!

9. sayıdan

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir