|

Bir Şehir ki Ömrüm, Mithat Çolak

      Sarsıntının ortasında uyandı Rasim. Uyku mahmurluğuyla gözlerini açtığında bulunduğu odanın elektriğe kapılan bir insan gibi baştan sona sarsıldığını gördü. Korkudan can havliyle kendini dolapla yatağın arasına attı. Çok geçmeden binadan çatlama sesleri gelmeye başladı.
     Karanlık...
     Soğuk...
    “Ben öldüm mü yoksa?
      Hiç bitmeyecek gibi durağan bir zaman.
      Tekrar karanlık ve soğuk...
      Avazı çıktığı kadar bağırmak istedi. Ses yok...
      Hayal meyal insan sesleri...
     “Orada kimse var mı? Suyun altından gelen metalik bir ses gibi.
       Yine karanlık. Bu sefer soğuk yok. Hayret.
       Uyandığında şaşırdı. Beyaz bir oda. Altında hastane yatağı.
       “Ölmemişim , yaşıyorum!
       Hafızası gidip geliyor. Ah işte beyaz önlüklü bir adam da odaya giriyor, arkasında bir sürü insan.
     “Günaydın Rasim Bey. Nihayet uyandınız.”
      “Neredeyim?
     “Sakin olun. Hastanedesiniz. Sizi son anda kurtardık. Nabziniz sıfıra yakındı.”
  “Hangi hastanedeyim?
      “Sizi doğrudan Ankara’ya getirdiler.Merak etmeyin emin ellerdesiniz.”
   “Eşim, kızım ?
   Sessizlik yeterli bir cevaptı.
   Yüreğine çöken ve gittikçe yayılan bir ağırlık. Gözyaşları yüzünden taşıyor.
   “Daha ne kadar kalacağım hastanede?
   “Çok büyük bir travma yaşadınız Rasim Bey. Ayağınızın eski haline gelmesi için fizik tedavi sürecine de alacağız sizi. Aylarca sürebilir.”
    Taburcu olduğunda depremin üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçmişti. Bu zaman zarfında depremden önce bankaya attığı hatırı sayılır birikimi  bir kaç yıl daha idare ederdi kendisini.
       Doğup büyüdüğü ve uğruna ailesini kaybettiği kadim kentine geri dönmek için acele etmeyecekti. Bu kadim kentin havasını solumuş her fani gibi o da hasrete daha fazla dayanamayacağını biliyordu oysa.
   Nitekim düşündüğü gibi de oldu. Depremin üzerinden yıllar geçtikçe kadim kenti Antakya’ya karşı müthiş bir hasret duymaya başladı.
     Bir akşam ağır ağır çayını yudumlarken dayanamadı.
     “Yarın sabah ilk işim, ilk uçakla Antakya’ ya  gitmek olacak. En azından birkaç gün havasını solar dönerim.”
      Uçak havaalanına indiğinde yüreğini tarifsiz duygular kapladı. Tuttuğu taksiyle şehrin kalbine doğru yol alırken şaşkınlığı artmaya başladı.
     Acaba yanlış yerlerden mi geçiyoruz diye düşündü. Hafızasındaki yollar değildi bunlar.
    Aradan yıllar geçince şehir gelişmiştir tabii.Hem herşey yeniden yapıldı.
    Şehrin kalbine doğru ilerledikçe şaşkınlık yerini üzüntüye bıraktı. Atatürk heykelinin olduğu yerde taksiden indi. Etrafına baktı. Atatürk caddesini adimladi. Ardından geri döndü.
     En iyisi çarşıya doğru gideyim dedi. Köprüyü geçti. Çarşı yerine Saray caddesine doğru yönünü çevirdi.
    Caddenin tümden değişmiş halini görünce içi acıdı.Zihnine hatıralar hücum etti. Her yılbaşı gününde Işıl Işıl olurdu burası. Şimdiyse hareketsiz bir mumya gibi duruyordu adeta.
    Bir de uzun çarşıya bakayım diyerek o tarafa doğru yürüdü. Zihni eskilere gitti. Ne zaman şehirde dolanacak olsa mutlaka buraya da uğrardı. Baharatçılardan yayılan koku hala tazeliğini koruyor gibiydi.Ailecek az adımlamamışlardı burayı. Canı sıkıldı. Eski çarşı gitmiş, yeni dükkanlar yapılmıştı.
    Her şey yeniydi. Binalar, caddeler.. Hatta tüm şehir. Ama bir şey eksikti.
    Bu şehir o şehir değil diye düşündü. Evet herşey yeniden yapılmıştı yapılmasına ama depremden önceki ruh yoktu. Bu kadim şehrin insanı saran  ruhu göçüp gitmişti işte.
    Gözyaşlarını tutamadı. Eskiden evinin olduğu mahalleye gitmek de içinden gelmedi.
     Yoldan bir taksi çevirdi. Kendisini havaalanında bulmadan önce şehir mezarlığını ziyaret etti. Eşi ve kızının mezarları yan yanaydı. 
    “Bir zamanlar ne kadar da mutluyduk. Bu kadim şehrin her köşesi bize sevinçli ezgiler fısıldardı.Oysa şimdi tılsımını kaybetmiş gibi.Diye düşündü.
    İçinden bir fatiha okudu. 
        Daha fazla duramadı.Taksiciye;
        “Gidelim” dedi.
      Uçak gökyüzüne doğru süzülürken hem kaybettiği canlara hem de şehrin çoktan göçüp giden ruhuna gözyaşlarını akıtmaya başladı.
9. sayıdan

Similar Posts

  • |

    Bir Asi’nin Hikayesi, Mithat Çolak

    Insanlar yüzyıllardır beni ters akan bir nehir olarak biliyor. Bana bu adın verilmesi Lübnan’ın asi topraklarında dogdugumdandir belki de. Binlerce yıldır duyduklarimi ve gördüklerimi taşırım bagrimda. Hafızam bu toprakların çağıldayan hatıralarıdır adeta. Sayısız zamandır yaşam vermişim toprağa.Hayat tasimisim insanlara.Sorgusuz beslemisim insanları. Hele de beni sarıp sarmalamis olan kadim sehrimi.Habibi Neccar’ın seyretmeye doyamadigi Antakya ‘yı. Şehir,…

  • Antakya’m, Nebihe Karasu

    Hasta olur SelevkosDerdine çare ararToplanır hekimler, ulemalarDerler ki çaren nemli rüzgar Bilirkişiler çıkar yolaDağılırlar dört bir kolaKimi gelir en güneyeTanışırlar Orontes’le Nemli ve hoş havasıOlacaktır kralların devasıSevinç içinde dönerlerKrallarına müjdelerler Aacil emir gelirKurulsun güzel şehirOrontes’in üstünde köprüHoş geçsin artık ömrü Babsına bir vefaOlsun adı AntiyoşyaGelişti büyüdüMerkezi oldu Doğunun 3. sayıdan

  • Kafes, Arif Berberoğlu

    Her yüz bir kayıp ilanı başka bir yüzdemimozalar açmış karşı bahçede ne yazarkirli bir paçavra gerili üstümüze, gök niyetineçürüme inmiş temel demirlerine kadarpaslı ve karanlık bir kafes her pencerebir bodrum katına sıkışmış yaşıyoruzçırpınıyoruz lağım suları içinde Ve fareler, hayatlarından memnunkimi çocuk odasında, şişmiş kitapların üzerindekimi tuşlarında gezinmekte piyanonunfareler, dişlek ve açgözlerimize gözlerimize saldırmaktalargirip çıkmaktalar kıvrımlarına…

  • Antakya Türküsü, Kemal Karaömeroğlu

    Aşıver hele bir şu ToroslarıAdana’dan Antakya’ya yol giderBu “şehr-i dilara” bir garip kenttirYağmur yağar, caddeleri sel gider Yüz sürülür toprağına taşınaŞükredilir ekmeğine aşınaKolay kız vermezler ilin dışınaYazgısına küsmüş olan dul gider Mehtabı var, bulut ile evlidirVadileri ayvasıyla ünlüdürKarı sevmez, yağsa bile binde birAmma Lodos patlar ise dal gider Göçü bilmez, hoşnuttur tüneğindenBağlanmıştır toprağına derindenYerlisini sökemezsin…

  • ÇIĞLIĞIN SENFONİSİ, Nurdan Öztürk

    Biz hiç beceremedik savaş çocuğu olmayıSessizliğe yirmi dört saat kala, dönen güneSadece merhaba deyip, kararsızlıkların ve belirsiz zamanınBizim denetimimizden çıkmış kara boyutlarında maviye çalanGörüntülerindeBir şarkı suskunluğundaBir bomba atımı zamanlarda uyuyupDüşüncelerimiz de yarını silerek teker teker hayallerimizi söktüklerindeOcağımıza incir ağacı diktiklerindeİnatçı bir inançsızlıkla…… Barışın hayaline hiç bu kadar yaklaşmadık ve ölmedik habersiz. Seslenmediler bize. Yakınlarımızı göremedik….

  • Sen İstanbul’dayken, Bahri Loş

    Sen İstanbul’daykenben resimler çizdimGökyüzünü siyaha boyadımVe bulutları hep ağlamaklı yaptım Sen İstanbul’daykendünyaya benzedi bakışlarımVe çocukların gamzesine gölge düşmesin diyeonların yüzlerine hiç bakmadım Sen İstanbul’daykenbozkırın ortasına evler kurdumVe bütün o ayazlara rağmenevlerin bacasından çıkan dumanı hep eksik bıraktım Sen İstanbul’daykenbu şehrin viraneliğini giyinipsahipsiz bir yara gibi sokaklarda dolaştım Sen İstanbul’daykenen güzel mevsimecan çekişen bir dünya gelip…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir