|

FIRTINADA BİR YOLCULUK, Sabah Aras

Pazar sabahı güneş yüzünü gösterdiğinde, şehirden uzaklaşmak isteyen dört kişilik bir aile yola koyuldu. Arabanın içinde neşe vardı; radyodan yükselen ezgilere anne-baba ve iki kardeş hep bir ağızdan eşlik ediyordu. Yol boyunca göz alabildiğine uzanan yeşillikler, çocukların camlara yapışıp hayranlıkla baktığı dağ siluetleri ve kıvrılarak akan nehir, onları doğanın kucağına davet ediyordu.

Ormanın içlerine doğru ilerlediler. Sık ağaçların arasından süzülen ışık, yerde dans eder gibiydi. Dağdan akan berrak suyun kenarında, sessizliğin ve huzurun hüküm sürdüğü bir açıklıkta durdular. Piknik için mükemmel bir yerdi bu. Anne sepetten yiyecekleri çıkarırken, çocuklar suya taş atıyor, baba da manzaranın tadını çıkarıyordu.

Kuş cıvıltıları gökyüzünü doldururken, yaprakların hışırtısı rüzgârla şarkı söylüyordu. Gün, neşe ve dinginlik içinde akıp geçti. Ta ki akşamüstüne dek…

Bir anda rüzgâr yön değiştirdi. Önce hafif bir uğultu duyuldu, ardından çam ağaçları sallanmaya başladı. Baba, dağ havasını ve bu ormanların ani değişen doğasını iyi tanıyordu. “Toplanalım, fırtına geliyor,” dedi sakince.

Herkes telaşla toparlandı. Araca bindiklerinde rüzgâr iyice şiddetlenmişti. Ağaç dalları savruluyor, uğultu motorun sesini bastırıyordu. Ancak aile sarsıntıya rağmen ilerlemeye çalışırken birden araba durdu.

Baba hemen indi, kaputu açtı. Motor sağlam görünüyordu. Telaşını gizleyerek, “Yürümemiz gerekebilir. İleride bir ev var, fırtına bastırmadan oraya ulaşmalıyız,” dedi. O an, on yedi yaşındaki oğulları atıldı: “Bir de ben bakayım baba.”

Arabanın altına uzandı. Bir süre sonra, kopmuş bir kabloyu fark etti ve dikkatlice yerine yerleştirdi. “Baba, çalıştırmayı dener misin?” dedi çıkarken. Baba kontağı çevirdi; motor bir homurtuyla çalıştı. Aile, rahat bir nefes aldı.

Ama yol daha zorluydu artık. Sağda derin bir uçurum, solda sık orman. Rüzgâr öylesine şiddetliydi ki kurumuş dallar arabanın üstüne çarpıyor, önlerine düşüyordu. Bir noktada kalın bir dal yolun ortasına devrildi. Baba hızla inip kenara çekti. Herkesin kalbi, bozkır rüzgârı gibi çarpıyordu. Tek kurtuluşları, o eve zamanında ulaşmaktı.
Sonunda, ağaçların arasından bir evin silueti belirdi. Baba kapıyı çaldı. Kapıyı açan, kısa boylu, saçları kırlaşmış yaşlı bir adamdı.

“Fırtına yüzünden yolda kaldık,” dedi baba. “Ailem de araçta. Bir süre burada kalabilir miyiz?”
Yaşlı adam, “Elbette,” dedi tereddütsüz. “Bu fırtınada dışarıda kalmak olmaz.” Ardından içeriden bir ses duyuldu: “Misafirimiz mi var Hasan?” diye sordu yaşlı bir kadın.

Yaşlı kadın, başındaki altın dizili eski fese benzeyen başlığı düzelterek, “Buyurun, hoş geldiniz,” dedi içtenlikle. “Size hemen çay demleyeyim.”

Soba yanıyor, küçük oda ısınıyordu. Duvarlarda siyah-beyaz fotoğraflar, üzerinde tavus kuşu ve çiçekler işlenmiş bir duvar halısı vardı. Zemindeki el dokuması kilim, eve sıcacık bir hava katıyordu. Pencerenin dışında rüzgâr hâlâ uğulduyor, dallar cama çarpıyordu.

Yaşlı adam oturduğu yerden söze girdi:

“Nereden geliyorsunuz?”

“Piknikten dönüyorduk,” dedi genç heyecanla.

Adam gülümsedi, sonra gözlerini pencereye dikti.

“Biliyor musunuz,” dedi, “insanlar da fırtına gibidir. Kimi zaman sert eser, kırar geçer; kimi zaman usulca dokunur insanın ruhuna…”

Derin bir nefes aldı, sözüne devam etti:

“Sevgiyle esen rüzgârlar, çiçekleri yeşertir. Ama nefretle esen rüzgârlar toprağı da, insanı da kurutur. Biz insanlar bazen öyle duvarlar öreriz ki kendi görüş alanımızı bile kısıtlarız. Ama bir gün uyanır, o duvarları yıkarız. Gözlerimiz gökyüzünün gerçek maviliğini görmeye başlar. Özgürleşiriz. Zincirleri kırdıkça koşarız. Engeller engel olmaktan çıkar. Güneş gibi yükseliriz, insanlığa ışık saçarız. İşte o zaman, fırtına gibi güçleniriz.”

Sözleri odaya sessizlik getirdi. Genç, hayranlıkla baktı yaşlı adama:

“Size hayran kaldım. Ne güzel anlattınız.”

Adam hafifçe başını salladı:

“Sen daha tıfılsın evlat. Hayatı kitaplardan değil, bizzat yaşayarak öğrenirsin.”
Gece boyunca fırtına dinmedi. Ama içeride soba çıtırdıyor, bardaklardaki çay buharı yükseliyordu. Sabah olduğunda fırtına durmuştu. Aile teşekkür edip yola çıkarken, yalnızca kurtulmuş değil, hayata dair bir ders almış olarak ayrıldılar. Gönülleri ısınmış, yürekleri umutla dolmuştu.

4. sayıdan

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir