KONSTANTİNOS KAVAFİS BU ŞEHİR ARKANDAN GELECEKTİR, Semiha Baysal

Sadece yürüyüp gitmemeli insan. Her yürüyüş bir yolculuk olmalı. Yolculuklar iz bırakmalı. Hele ki yürüdüğün kent medeniyetler beşiği İstanbul ise. Son on yıldır her sene en az iki kez gittiğim ve her sokağını arşınladığım Yeniköy semti bu ziyaretimde beni o kadar şaşırttı ki. Nasıl mı? Helen kültürüyle beslenen İskenderiyeli şairdi beni heyecanlandıran. Anlatayım.

Kaldığımız ev Yeniköy’ün en yüksek tepesinde. Bu sabah oğlum Can da bana eşlik etti. Başladık aşağı doğru yürümeye. Sağımızda Yapı Kredi Korusu. Bin bir çeşit kuş sesleri ve yollara taşmış incir, erik, dut ağaçları da bize eşlik ediyor. Aşağı doğru inerken tam karşımızda deniz. Yol boyunca, evleri çevreleyen duvarları aşıp önümüze çıkıveren erik ağaçlarından kısmetimize düşen birkaç eriği yemek, benim için yürüyüşümüzün en lezzetli anları oluyor. Ancak Can bir tane bile yemiyor ve benim bu heyecanımı anlayamıyor. Nerden bilsin diyorum içimden… Hiç bahçeleri olan bir sokakta büyümedi ki. Gökdelenlerde yaşarken gökyüzünü izlemeyi de bilemedi bu çocuklar çünkü gökyüzü, yeryüzü artık çok kirli.

Can bana erikleri yerken eşlik etmeyince mecburen meyvelerden vazgeçip yürüyüşe devam ediyoruz. Yokuştan aşağı doğru, Simitçi Salih Sokağından inince yolun sonunda, yukardan beri hayranlıkla izlediğimiz masmavi denizle kucaklaşıyoruz. Hemen oracıkta vapurların gidip geldiği Yeniköy İskelesi. Simitçi Salih’i de kimdir nedir çok merak ediyoruz. Ermeni, Rum ve Türklerin yıllarca aynı çatı altında yaşadığı bu sokakta, Salih adında bir simitçi halkı Müslüman, Hristiyan diye ayırmadan paskalyalarda, Ramazan Bayramlarında herkese sıcak sıcak simit dağıtıyordu belki de. Simitçi Salih’i de başka bir yazımda anlatırım umarım. Onu da anmak anlatmak kıymetli olacaktır kanımca.

Simitçi Salih yokuşunun sonundan denize gelmeden hemen önce soldaki sokağın adı Salkım Küpe Sokak, yol boyu dizilmiş salkım salkım meyveleri olan ağaçlardan bu ismi almış olsa gerek. Ağaçların arasından ilerlediğinizde bir Ortodoks Kilisesi ve mektebiyle karşılaşıyorsunuz. Sağda da bir cami var. Tahminim aynı avlu içinde olan bu yapıları zamanla bir yol ayırmış. Dedim ya her yaz buralarda yürürüm. Hiç birinde kiliseye girmek aklıma gelmememişti. Bu sefer Can’ın da teşvikiyle girdik. Dünyaca ünlü Şair KONSTANTİNOS KAVAFİS ile tanışacağımı hiç bilemezdim. Kilisenin serin bahçesinde onun anısına dikilmiş büstleri görünce çok heyecanlandım. Demek ki ben yıllarca bu karşılaşmayı kıl payı kaçırmıştım. Dudaklarımdan dökülen Ezginin Günlüğü’nden dinlediğim ve ezberlediğim o güzel dizeler kilisenin avlusuna sessizce dağıldı.

KENT
“Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış her çabam;
ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın.”
Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde.

Constantino KAVAFİS
Çeviri : Herkül Millas ve Özdemir İNCE

Kavafis’in yaşam öyküsüne baktığımızda İskenderiye, İngiltere, Atina, İstanbul şehirleri arasında dönüp durduğunu görüyoruz. Yeni ülkeler yeni denizler bulmak peşinde değildi; yaşadığı mecburiyetler onu ülkeden ülkeye attı belki de. Onun için ‘’kent’’ aslında İskenderiye’den başka bir yer değildi. (Meral Okay, Kentler ve Gölgeler İskenderiye-KAVAFİS)
Şairin hayatında yaşadığı olumsuzluklar, ardı arkası kesilmeyen ölümler (örneğin 1891’den başlayarak altı kardeşinin de kısa aralıklarla ölmesi) onun psikolojisine yansımıştır. Çok varlıklı bir ailenin çocuğu iken sıradan bir memur olarak çalışmak zorunda kalması, onda talihsiz biri olduğu yargısının bir saplantıya dönüşmesine yok açmıştır. “Kent” (1910) şiirinde bu yargısını doğrularcasına, “Sanki bir hükümle yazgılanmış her çabam” demektedir.

29 Nisan 1863’te İskenderiye’de doğan KONSTANTİNOS KAVAFİS ve ailesi Mısır’ın en büyük ticarethanesine sahiptir. Ancak 1870 yılında babası arkasında çok az şey bırakarak ölmüş ve annesi 1872 yılında çocuklarını alarak İngiltere’ye göçmüştür. Aile şirketi batınca 1877 yılında İskenderiye’ye geri dönen aile bu kez 1882’de İngilizlerin İskenderiye’yi bombalaması üzerine İstanbul’a yerleşir. Kavafis üç yıl İstanbul’da yaşar. İlk şiirlerini yazdığı kenttir İstanbul. Genç Konstantin’in İstanbul’da geçirdiği üç sene kişiliğinin ve şairliğinin oluşmasında en önemli dönem olacaktır. İstanbul’da yaşadığı 1882-85 yıllarında, öncesinde de meraklı olduğu Helen, Bizans ve Roma tarihini daha yakından incelemeye başlar, Anadolu’da atalarının geçmişinin izini sürer. Dante’yi İtalyanca aslından ilk kez burada okur. Demotikos denilen halk diliyle tanışması da (Bu Kenttir Gidip Gideceğin Yer,Can Yayınları,Kavafis’in Yaşam Öyküsü) bu döneme rastlar.

1885’te İskenderiye’ye ikinci kez dönerler.1899’da annesi vefat eder. Annesinin ölümü birkaç yıl boyunca sürecek aile içi ölümlerin ve ayrılıkların başlangıcı olur.1908 yılına gelindiğinde yapayalnız kalır. Bu arada Atina ziyaretlerinde tanınmış romancı Gregorio Ksenopulos’la tanışır. .Bu tanışmadan sonra Kavafis’in yazdığı şiirlerden on iki tanesini seçen romancı bir incelemeyle birlikte Panatheneum dergisinde bunlara yer verir.

Kavafis’in şiirlerini uzun süre tek sayfalar halinde bastırması ve gerek İskenderiye’de gerekse Atina’da sadece tanıdığı kişilere göndermesi, onun Atina’da ve genel olarak Yunanistan’da daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasını engellemiştir. Şiirlerine bir bütün olarak uzun süre ulaşılamaması sonucu Atina’da edebiyat çevrelerinde ilk zamanlar bazı şair ve eleştirmenler tarafından coşkuyla karşılanırken bazıları ona ihtiyatlı yaklaşmıştır. Ancak ölümünden sonra tüm şiirlerinin mirasçılarının girişimiyle bir kitapta toplanarak yayımlanmasıyla (1935) Kavafis, edebiyat çevreleri ve halkla nihayet buluşmuş ve ölümünden sonra kendisi ve şiiri üzerine Yunanistan’da ve diğer ülkelerde yapılan çalışmalar büyük bir ivme kazanmıştır.(Kavafis’in Şiirlerindeki Tarihsel Unsurlar. İbrahim Kelağa Ahmet)

1932’de gırtlak kanseri teşhisi konulur. Bu teşhisi kabul etmez. Daha sonra ameliyat olur ancak sesini kaybeder.1933 yılında hastalığı nükseder ve tam da doğum gününde 29 Nisan 1933’te vefat eder.

Onun gibi Helen kültüründen beslenen önemli şairlerden Y orgo Seferis, bir yazısında sürekli gelişim gösteren Kavafis’in ölümüyle bir hayal kırıklığı yaşandığını dile getirmiştir. Kaldı ki Kavafis’in yaşamının son günlerinde söylediği şu sözlerle bir tür gerçekleştirilememiş olanaklar duygusunu dile getirdiği belirtilmektedir: “Daha yazmam gereken yirmi beş şiir var.’’ (Bu Kenttir Gidip Gideceğin Yer, Can Yayınları, Kavafis’in Yaşam Öyküsü, Kavafis’te Evrensel Bakış Açısı, Edmund Keeley)

Şairin asıl ilgi alanı Helenistik ve Bizans dönemidir. Şiirlerinde tarihi ve mitolojik olaylara, kişilere sıklıkla yer verir. Şiirlerindeki dramatik tat aslında onun iç dünyasının dramatik ifadesidir. Söz sanatlarını alabildiğine kısıtlı kullanmıştır. Simgesel anlatıma başvurduğunda önceden iyice düşünmüştür ve ‘’Bakın işte bir simge’’ der gibidir. Bir benzetmeyi yineleyip işleyerek ulaşır simgeye. Antakya ile ilgili yazdığı şiirlerde görürüz bu sağlam imge işlevini. Kavafis’in şiirlerinde Antakya ilk kez, “O’dur” (1909) adlı şiirinde geçmektedir. 1919-1920 yıllarından sonra Antakya, Kavafis’in sevgi dünyasında İskenderiye ile adeta rekabet içindedir. Antakya şairin tam on bir şiirinde geçmektedir. Kavafis’in Şiirlerindeki Tarihsel Unsurlar, İbrahim Kelağa Ahmet)

Ahlaksızdılar biraz-aşırıya kaçtıkları
Oluyordu belki de.Ama yetiyordu onları bilmek:
Antakya denince, en çok,yaşadıkları konuşuluyordu,
Zevkusefa içinde, zarafette kusursuz.
Bunları bırakıp neye sarılsınlar ki?
Onun sahte tanrılarla ilgili zevzekliğine mi?
Bezginlik veren benbenci konuşmalarına mı
Tiyatrodan çocukça korkmasına mı?
Yüzüne gözüne bulaştırdığı erdem gösterilerine mi?
Komik sakalına mı?
Elbette, yeğ tuttular’’H’’ yi;
Elbette, yeğ tuttular ‘’K’’yi; yüz kez.
Çeviri:ALOVA

1926 ‘da yazdığı İULİANOS İLE ANTAKYALILAR adlı şiirinde Roma İmparatoru İulianos’un kişiliğinin şairin ilgisini çektiğini anlayabiliriz. Şiirde Antik dönemin çok tanrıcılık (politeizm) inancına sempati besleyen ve onu diriltmeye çalışan İulianos’a, kendisine karşı çıkan Antakyalıların gözünden bakmıştır. Kendini beğenmiş ve pagancı bakış açısında olan İulianos, tiyatrodan da korkmaktadır. Şair, Antakyalıların yaşam tarzlarını eleştirse de onların erdem gösterileri peşinde koşan imparator İulianos’u tercih etmediğini vurgulamak istemiştir.

Tarih ve mitolojiye olan ilgisini fark ettiğimiz Kavafis’in şiirlerini okuduğumuzda aldığımız hazzın dışında bu şiirleri neden yazmış olabileceğini merak edebiliriz. Kavafis’in şiiri ne işe yarıyor sorusunun çok net bir cevabı olmalı; onun şiirlerini İngilizce’ye çeviren Daniel Mendelsohn’a bu konuda kulak verelim: “Kavafis yararlı bir şairdir (ve bunu her şair için söylemek mümkün değildir!)… Yararlıdır çünkü başka hiçbir şair zamanın akışını ve kendimizin zamanla olan ilişkisini anlamamıza onun kadar yardımcı olamaz.”(Kavafis’in Şiirlerinde Tarih ve Zaman-Ayşe Yırcalı)

Tarih bilincine sahip ve şiir sanatının gücünü en güzel şekilde kullanan güngörmüş bir şair olan Kavafis’in ince şiir zevkini herkesin tatmasını dilerim. Kim bilir belki de yeni ülkeler yeni denizler bulursunuz…

2. sayıdan

Similar Posts

  • EY HABİB KALBEY, Dilek Girgeç

    Bir selam ile girmiştin gönlümeSevgi kelebekleri uçurdun kalbimdePir Sultan’dan Hacı Bektaş’tan hoşgörmeyiYunus’tan Mevlana’dan öğrenmiştik sevmeyi .Ey duygu dünyamın gümrah meşalesiAlnıma dokunan şefkatli dudağının iziTitretmeye yetmişti kalbimin neva telini. Aşkın havarileriydik belkideYeryüzü cehennemine sürülüPey akçesine recm edildi nişanemizDinsizdi yargıların fermanıAtaerkil hiyerarşi kargışladı biziSavurdu mümbit gençliğimiziÖlümü öldürürdü hakikatin mührüAh olsaydı birazcık hoşgörü . “Ne olursan ol gel”“Bana…

  • Tanıksın Yeryüzü, Hasan Çapik

    yürek teknesindeneler yoğurmadımtanıksın yeryüzü bilinmezliğindebir yolculukmuş yaşamne bir formül ne bir harita vardığın yer, başlangıç!bir başınasın herkes kadarmatruşka öyküler diyarında hazır mıydı öykülerbir tanrının belleğindesenin için yazılmış sanmıyorum! ki yazıizini sürer olanlarındaldırıp düş deryasına “yaralı ve yayvan yürümektedir yaşam “ *tuttum dikenleri arsız ve pek bol gövdesindenkoklamak için bir gülü, bir gülü binbir hazla çünkü…

  • SESSİZ SESSİZ AĞLAR, Fevziye Aşkar

    Kadın, Sessizce çalışırGecesini gündüzüne katık eder.Yaralanır kalbi, yarası sarılmaz.Eşine, çocuklarınaKul köle olur.Harcanır, sineye çekerKaranlıklar adınıÇığlık çığlığa, feryat eder.Yokluğa sabırlıdır.Lime limedir ciğeriVolkan olur, lav olur savrulurAç yatar, ağıtlar yakarHayatı ile öder, öldürülürSessiz sessiz ölür.Kadın yağmur yağdırırRahmet verir, taşa toprağaDünyayı taşır, beynindeTomurcuk olur, sevgi sararAvucunda yeşerir yaşamDüşleri yeşildir, her zamanKadın çalışır, çalışırKilim dokur gibi .Çile çile dert…

  • Portre, Canan Sanlı

    Neredeyim, ne düşünüyorum?Her şey olup bitiyor yenidenYeniden,yeni başlangıçlarlaSürekli yer değiştiriyor evren. Kahırbela, “geliyorum” demez;Ansızın geliverir işteSardunyaları sularkenBir kahve içimi sohbetteKapını çalar,paldır küldür dalar içeri. Yaşamın kıyısında ilerliyorÇözülmeyi bekleyen bulmacalarKocaman kentin damarlarındaKan ve ölüm, dikenli bulutlar…Filistin, cehennemin ortasında yanıyor. Kana susamış zebanilerinÇocuk, kadın görmüyor gözleriDaralan ufuklarda kayboluyor uzayÇözülen her bulmacada kalp ağrısı;Yaşayan, yaşatan eksiliyor kanlı hücrede….

  • SÖYLEŞİ 1 – NEBİHE KARASU – NİHAN BAYINDIR

    1* YAZMA YOLCULUĞUNUZUN DÖNÜM NOKTASI NEYDİ?Yazmaya başladığınız ilk anı hatırlıyor musunuz? O dönemde sizi harekete geçiren duygu, olay ya da kişi neydi?Küçüklüğümden beri mektup yazmaya derin bir sevgi besledim. Kimi zaman yazacak bir dost aradım, kimi zaman içimden taşanları kâğıda döktüm. Başlangıçta iki üç sayfayla başlayan bu mektuplar, zamanla sekiz on sayfayı buldu. Kelimelerle kurduğum…

  • Koyu Yorgun, Veysel Çolak

    Veysel Çolak’a Yaşadıkların bir sancıya dönüşürbir nabız gibi atar, üstelik zonklayarakkeşke bir çocuğu düşünerek geçseydi ömrünanıların dönüşseydi bir işçinin büyüyen yumruğuna. Çiğnemiştir göğsünü duyduğun ayak sesiöldürülen yıllar atılmıştır üstünebaşka ne kalır unutulmaktan? Bir kırgın olarak çekil ıssızlığınabir uyumsuz sansınlar, belki bir kaçakkimse bilmesin seviştiğin o kelimeyi. Işıktan sessizdi gelişin, sanki suların uykusuyanardağların patlaması gibiydi gidişin….

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir