OKULUN KAPISINDA KALAN GÜVEN
OKULUN KAPISINDA KALAN GÜVEN
Mehmet Karasu
“Bir ülke, sabaha nasıl başlarsa öyle devam eder” derler. 14 Nisan Salı sabahına, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesi, Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne düzenlenen silahlı saldırıyla uyandı. Hem de en korunması gereken yerden, en masum mekândan gelen bir acıyla: okuldan.
Okulun eski öğrencisi olduğu belirtilen saldırgan çevreye rastgele ateş açtı, 16 kişiyi yaraladı ve ardından yaşamına son verdi.
Peygamberler kenti Şanlıurfa ilimizin Siverek ilçesinde bir okul… Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi… Bir zamanlar o sıralarda oturmuş bir genç, bu kez elinde silahla dönüyor. Pompalı tüfekle rastgele ateş açıyor. On altı kişi yaralanıyor. On çocuk, dört öğretmen, bir polis, bir kantin görevlisi… Ardından kendi yaşamına son veriyor. Olayın ardından söylenen tek cümle: “Şükür, ölen yok.”
Ne kadar acı… Artık teselliyi ölümün olmamasında arıyoruz.
Ama bu teselli de bir gün sürmedi.
Ertesi gün Kahramanmaraş’tan gelen haber, yüreğimizde kalan son direnç kırıntılarını da aldı götürdü. Bir ortaokul… Bir sınıf… 14 yaşında bir çocuk… Ama elinde kitap değil, kalem değil; beş tabanca, yedi şarjör… Ve sekiz küçük beden, henüz hayatın başındayken, toprağa düşüyor.
O anın en büyük tanığı ise bir öğretmen: Ayla öğretmen…
Çocuklarını korumak için kendini siper eden bir eğitim neferi…
Bir insanın mesleğini nasıl bir vicdanla taşıdığının en ağır, en kutsal örneği…
Ne yazık ki o da aramızdan ayrılıyor.
Henüz Fatma Nur Çelik öğretmenimizin acısı dinmemişken…
Henüz yasın dili susmamışken…
2011’den bu yana kaybettiğimiz 18 eğitimci…
Bu sayı yalnızca bir istatistik değildir.
Bu sayı, yarım kalmış derslerdir.
Bu sayı, yanıtsız kalan sorulardır.
Bu sayı, bir daha sınıfa giremeyecek umutların toplamıdır.
Oysa okul dediğimiz yer, insanın dünyaya güvenmeyi öğrendiği ilk kapıdır.
Bir çocuğun korkusuzca koştuğu, düşse bile yeniden kalkmayı öğrendiği bir alan…
Bir öğretmenin yalnızca bilgi değil, insanlık da öğrettiği bir yuva…
Peki ne oldu da o kapı artık ürkütücü bir eşik hâline geldi?
Ne oldu da çocuklar sıralarda hayal kurmak yerine korku duymaya başladı?
Ne oldu da öğretmenler ders anlatırken arkalarını kollamak zorunda hisseder oldu?
Bu soruların cevabı yalnızca güvenlik önlemlerinde değil.
Bu, çok daha derin bir mesele.
Bir çocuğun eline silah geçiyorsa, orada bir kırılma vardır.
Ailede, toplumda, eğitimde, değerlerde…
Görülmeyen, duyulmayan, önemsenmeyen bir çatlak zamanla uçuruma dönüşmüştür.
Bugün öğretmenler ülkenin dört bir yanında “yaşam nöbetinde.”
Özellikle Ankara’da günlerdir süren bu nöbet, bir meslek grubunun değil, bir vicdanın direnişidir.
Bu nöbet, “Artık yeter” diyen bir sessiz çığlıktır.
Tam bu karanlığın ortasında, yıllardır içimizi sızlatan bir dosyanın—Gülistan Doku’nun—aydınlatılması…
Gecikmiş de olsa adaletin mümkün olduğunu anımsatıyor bize.
Çünkü adalet, yalnızca suçluyu bulmak değil; topluma yeniden güven duygusu kazandırmaktır.
Bugün geldiğimiz noktada en acı gerçek şu:
Okul artık herkes için güvenli bir liman olmaktan uzaklaşmıştır.
Ama bu gerçeği kabul etmek, ona teslim olmak değildir.
Belki de yeniden başlamamız gerekiyor.
Çocuklarımızı gerçekten duyarak…
Öğretmenlerimizi gerçekten koruyarak…
Eğitimi yalnızca müfredatla değil, insanla yeniden kurarak…
Çünkü kaybettiğimiz her çocuk, geleceğimizden eksilen bir cümledir.
Kaybettiğimiz her öğretmen, o cümlenin anlamını yitirmesidir.
Biz, artık susarak değil, anlayarak ve değiştirerek yas tutmalıyız.
Yoksa bir gün, okulun kapısında sadece güven değil, gelecek de kalacak.
Mehmet Karasu