Akdeniz’in Emaneti
Kelimeler yorulur da bazen, taşlar yorulmazmış.
Bunu bana Akdeniz’in o mağrur rüzgârı söyledi.
Dediler ki, bir nehir varmış buralarda, adı Asi,
Kendi yatağına sığmaz, rüzgâra karşı akarmış.
İşte öyle bir şey bir şehri kalbinde taşımak…
Biz bu çağın o yaralı gecesinden geçip gelen gençleriz,
Yüreğimizde taşırız yıkık duvarların sızısını.
Gözlerimizle görmedik belki o eski neşeli meydanları.
Biz ezbere biliriz, o dar sokakları, avluları reyhan kokulu o rüyayı…
Saint Pierre’de bir çan sesi yükselse uzaklardan,
Bilirim, Habib-i Neccar’ın güvercinleri kanat çırparmış o aynı göğe
Bir sofrada bölüşülen zeytinin, ekmeğin ve tuzun tadı,
Silinmez bu halkın içinden, gitmez bu toprağın kokusu.
Şimdi kurudu diye o güzelim defne dalları,
Vazgeçer mi sandınız bu toprak kendi renginden?
Kökü asırlardır derinde olanın, yarını da büyüktür.
Vazgeçer mi sanıyorsunuz Portakal bahçeleri kendi renginden?
Biz acıyı bir emanet gibi taşıyoruz göğsümüzde,
Ama o acıdan sarsılmaz bir yarın kurmasını da biliriz.
Ne Asi ‘ nin tersine akan o deli suyu durulur artık,
Ne de bu gençliğin kalbindeki o duru, o saf inanç.
Toprağın altından filizlenen o kadim zeytin çekirdeği gibi,
Sessizce bekledik o büyük baharın vaktini.
Şimdi duyun bizi: Biz buradayız, gitmedik, terk etmedik burayı!
Yeniden kurulacak o dar sokaklar, yeniden canlanacak o taş avlular.
Ve Antakya, kendi küllerinden doğan o ölümsüz memleket türküsü,
Yeniden yankılanacak sularımızda, mağrur, asil ve dipdiri…
Selinnur Karadeniz