Belalı, Ali Günay
“Her insanın içinde cehaletle beslenene bir hayvan, Her hayvanın içinde açlıkla beslenen bir canavar bulunur.”
On köylüsüyle birlikte “Allah’ın unuttuğu” bu dağ eteğindeydiler. Yılda birkaç kez Antakya yakınındaki köylerinden yola çıkar, Adana, Mersin, Osmaniye veya Gaziantep civarındaki dağ eteklerine çadırlarını kurup şafakla işe koyulurlardı. Dedelerinden babalarına, babalarından onlara kalıt tek meslekleriydi kireç işçiliği. Eskilerin anlattığına göre Hasan’ın çocukluk yıllarında kireç, Antakya yöresinde çalı ile yakılır en uzak İskenderun’a uzanılırmış. Yörede çalı tükenince, odunun bol ve ucuz olduğu Toroslara yakın olmak gerekmişti. Bu da evden çok uzaklarda olmak demekti. İşin ağırlığının yanında can sıkıcı yanı buydu. İşe başladıklarının ikinci haftasıydı. Gece nöbetinin yorgunluğuyla çadırındaki koyun postuna uzandığı gibi uymuştu. Güneşin ilk ışıklarıyla uyandı, uzamış sakalını kaşıyarak kalktı. Üstüyle başıyla yattığından giyinik sayılırdı. Çarıklarını ayağına geçirdiği gibi dışarı fırladı. Güneşin parlak ışıklarından kamaşan gözlerine elini siper ederek çadırının tepesindeki tabelaya “selam durdu”. Buradaki ilk sabahı anımsadı. Hoşnut, gülümsedi. Çadırı kurduğunda, bir tahta parçasına kömürle “BELALI” yazıp tepesine dikmiş, elini kamaşan gözlerine siper 40 ederek denetlemişti. “Tabelayı selamlıyor” demişti diğer işçiler alay ederek.
- Bir yere mi gidiyorsun?
- Şu karşı köye kadar bir uzanacağım. Yiyecek pek bir şeyim kalmamış. Sana da yumurta alayım mı baba?
- Sağ ol oğlum.
Bir kez daha baktı babasına. İçi acıdı. “Ne beklersin bacından, bacın ölüyor acından” diye mırıldandı umarsızca. - Ne dedin?
- Hiiç!
Köyden keyifli döndü. Yol kıyısındaki bostan sahibine selam verip bereket diledi. Cebinden bir avuç kırık leblebi ikram etti. Adamın verdiği domates, biber, taze soğan ve maydanozu doldurdu sepetine. Birkaç adım atmıştı ki “ister misin hemşerim?” diyen bir sesle döndü. Soluk borusunun ucunda sallanan akciğeri alıp attı sepetine. Adam dönüp gitti ama peşindeki kediler kaldı. “Kısmetinizi kestim” dedi kedilere. Kıyamadı. Çakısını çıkardı. Ciğerin kıkırdak, yağ, deri gibi yerlerinden kestiği parçaları attı onlara. Yere düşmeden kapışmalarını izledi. Haklarını verdiğine inandığında “pist, pist” diyerek ve hızlanarak onları peşinden kopardı. İç rahatlığı içinde yola koyuldu; açlıktan karnı çökmüş, cılız bir tekirin tek bir parça bile almayı başaramadığının ayırdına varamadan. En son, neredeyse dört ay önceki Kurban’da et yediğini anımsadı. Geldi geleli, gündüzleri çökeleğe, akşamları bulgur pilavına talim etmekten güçsüz kalmıştı. Bir de ara sıra bir yumurta, bir parça helva olmasa… Ocaklara döndüğünde öğleni geçmişti. Dinlenmede olan babasına yumurtalarla biraz domates, biber, birer tutam da maydanoz ve yeşil soğan verdi. Ciğerden hiç söz etmeden amcası oğlunun çadırına sigarasını bırakıp kendi çadırına geçti. Ciğeri yıkayıp tepsiye kuşbaşı doğradı, şiş yapmaya hazır etti. Tepsinin üstünü kapattığı ekmek tahtasının üzerine balyozu koydu, abasını da en üste atarak gizledi tepsiyi. Karnı acıkmıştı ama iştahını akşamki şölene saklamaya kararlıydı. Şunun şurasında birazdan başlayacak üç saatlik ocak nöbeti, sonra yak ateşini, cızırtılar, koku duman… Babasının yeri geldikçe yinelediği bir sözü geçiverdi aklından: “Her insanın içinde cehaletle beslenen bir hayvan, her hayvanın içinde açlıkla beslenen bir canavar bulunur.” Bir de “Açlık kafirdir!” derdi babası. Koca bir parça ekmeği ağzına tıktı. Bir domates ısırdı, minik çekirdekli suyunu fışkırtarak.
-Haydi belalı efendi, nöbete! Yeterince ütüledin popoyu…
-Baş üstüne yandan çarklım, kokmuşunu biraz da sen ütüle!
Dışarı fırladı. Afallatan bir neşeyle topalın yanağından bir makas aldı, ekmek domatesini yiye yiye ocağa yürüdü. Ciğerin ağzını sulandıran düşleri yüzünden bir gün kadar uzun gelen üç saat sonunda tükenmişti. Nöbeti devreden Hasan çadırına yöneldi. Karnı zil çalıyordu ama ıslığı keyfinin yerinde olduğunu gösteriyordu. Sağlı sollu çadır komşuları gibi babası ve amcası oğlu akşam yemeği hazırlığındaydılar. Hasan her ikisine de anlamlı bir gülümseme ile baktı: - Yemek filan yapmayın. Bugünün ziyafeti benden.
- Yaşa emmoğlu!
Çadırına daldı. Alacakaranlıkta ayağına dolanan yumuşak nesneye anlam veremedi ama üstünde de durmadı; bir adım sonra ayağının takıldığı sert cisme bir anlam veremediği gibi. Ama ciğeri koyduğu tepsinin örtüsü ayağına dolanınca işkillendi. Endişe ve telaşla dolanırken, önce tepsiye kapak yaptığı tahta ayağına çarpıp başparmağını fena halde acıttı. Daha ağzındaki sövgüler bitmeden tepsinin kenarına bastı. Zıplayan tepsi diz kapağına çarptı, sinir bozucu bir tıngırtılar zinciri sonunda yüzüstü kapanıp sustu. Titreyen eli tepsiyi çevirip düzeltti. Tepsinin tabanına ince, yağlı bir deri parçası yapışmıştı. Yerdeki kanlı su gölcükleri kurumaya yüz tutmuştu. Emmoğlu yapmıştır bu eşek şakasını, diye söylendi. - Hoş geldin Hasan. Sende miyiz bu akşam?
- Haydar, bak bunun şakası olmaz!
- Ne şakası emmoğlu?
Zor anlaşılır bir sesle “gel benimle” dedi. Babasının çadırına seğirtti. - Şaka sevmezsin, bilirim de baba… Ciğer almıştım. Yerinde yok. Hani şaka niyetine…? Babası, yanıt vermeden kalktı. El fenerinin ışığını her dakika biraz daha koyulaşan karanlıkta dolaştırmaya başladı. Bir çift ince, keskin parıltının karşılık vermesi pek de gecikmedi. Köyden bunca uzağa nasıl geldiğine bir türlü akıl erdiremedikleri çelimsiz tekir, onca etin ağırlığı ile uzanmış, fenerin güçlü ışığı ancak aralanabilen uykulu gözlerinde yansımıştı. Feneri aldı. Kediyi ışıktan dairenin içine hapsetti. Gözlerini ondan ayırmadan sessizce ilerledi. Bir ok gibi atılarak ensesinden yakaladı. Sıkıca tutup havaya kaldırdı. Kedi şöyle bir çırpınıp tembelce miyavladı birkaç kez. Arkasına babası, amcası oğlu ve birkaç meraklı işçiyi takarak ocağa doğru ilerledi. Nöbetçiden ocağın kapağını açmasını istedi. Kapak açıldı. Ocağın çeperleri kızıla boyanmıştı. Ortasında alev dilleri tuhaf bir oyun içindeydi. Elini ocağa doğru silkeledi. Gözlerinde aç kedi bakışları, kulaklarında babasının sözleri. Dönüp gitti, birkaç adım ötede bir kayaya tünedi, hıçkıra hıçkıra ağlamaya koyuldu.
2. Sayıdan