SABAHATTİN YALKIN’IN POETİKASINA İLİŞKİN BİR REHBER: YAZA YAŞAYA, Hatice Eğilmez Kaya
Şiir; şairin dış dünyadaki herkesi ve her şeyi pek de uzak olmayan bir yerlerde bıraktığı, kendisi ile baş başa kaldığı bir ada. Bağımsız fakat herkesle, her şeyle ilgili ve duyarlılıklarla örülmüş. Sabahattin Yalkın evrensel bilincin farkında, bu ortak bilince ilişkin düşünceler üreten fakat aynı zamanda kişinin birey olma özgürlüğünü önceleyen bir şair. İnsana, maddeler evrenine, soyut olana, varoluşa eğiliyor olanca öze yönelik dikkatiyle. “Yaza Yaşaya” Sabahattin Yalkın’ın duyuş ve düşünüş biçimini yansıttığı şiir dışında yazılmış ender eserlerinden birisi. Deneme ve sohbetlerden oluşuyor. Eserde şairin şiire ve şaire ilişkin değerlendirmeleri de bulunmakta. Bu değerlendirmelerden yola çıkarak şairin poetikasıyla ilgili çıkarımlarda bulunulması mümkün olacaktır.
“Şair yalnız yaşamak zorundadır, yoksa kalabalığa karışır!” (s. 11) diyor Sabahattin Yalkın. Şairi şair kılan başkalarına pek de benzememesidir. Kalabalıkların içinde zaman zaman bulunsa da çoğu kez yalnız kalması gerekir, böylece özge kişiliği toplumun farklı olana karşı geliştirdiği tektipleştirmeden kendisini korusun. Yalkın’ın şaire inzivaya çekilmeyi salık verişi, insan kalabalıklarını ötekileştirmekten çok şiirin özgünlüğünü koruma çabasıdır.
Ülkemizde uzun yıllardan, belki de ta en baştan, beri sıkı eleştirmen yetişmemekte. Şiir değerlendirmesi yapanlar ya suya sabuna dokunmamayı, zülfü yarden uzak durmayı ya da her önüne gelene yalan yanlış saldırmayı alışkanlık haline getirmiş durumdalar. Oysa şiir yazan kişi kadar eleştirisine soyunan kişi de donanım sahibi olmalıdır. Çiğ / ham kalmış, yüzeysel düşünen, insanlığın ortak mirasından beslenememiş bir kişinin şiiri değerlendirme yetisi ve yeteneği olmayacaktır kuşkusuz: “Şiire, şiir eleştirisine soyunan kimse yirmi otuz yaşında değil; bin, iki bin, belki de on bin yaşındadır.” (s. 13)
Şüphe sanatın, özellikle şiirin, en güçlü damarlarından birisidir. Şair duyduğuna, hatta okuduğuna şüphe ile yaklaşabilmelidir. İnsanlar ne kadar yalan söyleyebilirlerse kitaplar da o kadar yalan söyleyebilirler. Sabahattin Yalkın’a göre şair öncelikli olarak yaşadıklarından, duyduklarından, gördüklerinden, hissettiklerinden beslenmelidir. Gerçeğin en tarafsız yansıması çıplak gözle görebildiklerimiz ve kendi kulaklarımızla işittiklerimizdir. Hayata ilişkin kendi tanıklıklarımızdır. Elbette şair sezgisi, duru görüşü ile perçinlenirse: “Şiirin en büyük işleği, tükenmeyen kaynağı, şairin yaşamıdır… Kazandığım paraları kitaplara, gezilere, bedenime harcadım. Hep okuyorum; ama kitaplara inanmıyorum. Kitaplar hiçbir vakit samimi olamazlar. Ve hiçbir kitap insanın kendi yaşamından daha değerli, daha aydınlatıcı, daha gerçekçi değildir. Hiçbir şiirim yaşamıma ters düşmez. Çünkü görmediğim, yaşamadığım hiçbir şeyi yazmak istemem.” (s. 41)
Yüzlerce yıl dünya evrenin merkezi sanıldı. En acı bedellerle anladık ki dünya evrenin merkezinde değildir. Evren bizim etrafımızda dönmez. Bu mutlak gerçeğe çoktan ulaşmış durumdayız. Fakat içimizden bazıları, hatta pek çoğumuz hâlâ başkalarının farklı şeylere inanabileceklerini ya da farklı düşünebileceklerini kabul edemiyorlar. İnsan bu dünyada yalnızca maddesel varlığını sürdürmekle yükümlü değildir. İnsan bilir, düşünür, duyumsar ve sezer. Böyle olduğuna göre sayısız düşünce ve inanış sistemi geliştirmemiz kadar doğal bir durum olamaz. Gerçek şair kendisininki kadar ötekinin varlığını da kabul etmelidir. Sabahattin Yalkın insanları, özellikle sanatla ve şiirle ilgilenenleri kendisine benzemeyenlerin varlıklarını fark ve kabul etmeye davet ediyor: “Eğitilmiş insan, sadece yiyip içen, sevişen, uyuyan değil, aynı zamanda düşünce üreten bir beyindir. Bütün öğretiler, dinler, ütopyalar insanların daha mutlu olmaları içindir. İster göksel ister yersel olsun, şu veya bu öğreti içinde kendine yer arayan insan unutmamalı ki, dünyada kendisi gibi düşünmeyen kimseler hep vardır ve hep var olacaktır. Dünyada bir milyar Müslüman varsa, beş milyar Müslüman olmayan insan vardır. Bir buçuk milyar Komünist varsa, dört buçuk milyardan fazla Komünist olmayan insan vardır. Tek tanrılı bağlı dört milyar insan varsa tanrısı olmayan iki milyar insan vardır. Demem şu: İnsanları bir öğreti içinde toplama müthiş güzel bir düştür.” (s. 41)
Şairler dünyanın en kıskanç âşıklarıdır. Şiiri kıskanırlar birbirlerinden ve başkalarından. Neredeyse her biri, birilerinin şairliğini kabul etmez. Kasım Molla edasıyla “bu şiirdir, bu şiir değildir; bu şairdir, bu şair değildir” teranesini yineleyip dururlar. Belki de haklılardır. Sabahattin Yalkın şiirin parçalanmaz bir bütün olduğunu, kötü şiirlerin bile bu bütüne katkı sağladıklarını anımsatıyor bizlere. Aydınlığın kıymeti bile karanlıkla ölçülebilmektedir: “Şiir bir bütündür, parçalanamaz. O bütün içinde şiir yazan herkesin az çok payı vardır. Öyle ki kötü şiirlerin bile…” (s. 42) Hüseyin Contürk, Özdemir Asaf, Sait Faik, Cahit Sıtkı Tarancı, Arif Coşkun, Ali Yüce, Melih Cevdet Anday, Şükran Kurdakul, Attila İlhan gibi usta şairlerden söz ederek de şiirimizin neden bu kadar güçlü olduğunu kanıtlamakta. Bir dilin yüceliği o dille şiir yazanların yüceliği ile doğru orantılıdır.
Şiirin belirgin özelliklerini sıralıyor Yalkın. Özeldir, insanın çok öznel bir yanıdır, bir başkaldırıdır… Öyle bir başkaldırı ki genel geçer kavramları sorgular. Toplumu, yerleşik düzeni, Tanrı’yı, doğayı sorgular. Bu nedenle olsa gerek geniş kalabalıklarca dışlanır, birer “hilkat garibesi” gibi oradan oraya sürülür. Gerçi zaman zaman da göklere çıkartılır. Özellikle toplumumuzun bir arpa boyu yol gidememesinin altında bu yanlış tutum yatmaktadır: “Şiir çok özel, çok öznel bir yanıdır insanın. Bir tür başkaldırıdır şiir. Topluma, yerleşik düzene, ölüme, insana, Tanrı’ya, doğaya… Bu özelliklerin tümü, bugünkü yaşamımızda, insanlarımız arasında dışlanmıştır. Bu nedenle sanatçılarımız birer “hilkat garibesi” durumuna düşmüştür. Özgürlüğü anlayamamak, demokrasiyi içimize sindirememek, laik olamamak burada aranmalıdır.” (s. 48)
Şiir emek ve özveri ister, yazan için bu böyledir. Okuyan için de böyle olmalıdır. Oysa Sabahattin Yalkın’a göre Türk şiir okuru kolaycılığa alışmıştır. Okur eğer bir şiirin şairi kadar çaba sarf etmezse ne şiirin ne de şairin kıymetini hakkıyla bilir. Öyleyse ülkemizde, elbette dünyada da, şiir düzeyinin yükselmesi için tek sorumluluk şaire yüklenmemelidir. Okur da sorumluluğunun bilincinde olmalıdır: “Türk şiiri okuyucusunu yetiştirememiştir. Okuyucu beleşçiliğe alışmıştır. Oysa okurun da çaba göstermesi gerek. Şiirin üst düzeylere ulaşmasında; şairin uğraşı, çırpınması, sorumluluğu yanında, okuyucunun hiçbir sorumluluk taşımaması düşünülemez.” (s. 50)
Şiirin çekirdeği sözcüktür. Şair şiirine güç kazandırmak isterse toplum içinde kullanılagelen sözcüklere yeni anlamlar yüklemeli, böylece sözcüklerin özgül ağırlıklarını arttırmalıdır. İyi şair sırtını anadiline ve o dilin inceliklerine dayamalı, gücünü dilinden ve sözcüklerin kendilerine özgü gizlerinden almalıdır. Sabahattin Yalkın şairlere ek bir görev yüklüyor. Kendi şiir dilini kurmak, güçlendirmek ve kendi okurunu yetiştirmek… Aynı metin içinde “şiir azlığa dönük azınlıkçı bir çalışmadır” diyerek çok güçlü bir de şiir tanımı yapıyor. Şiirden nasibini almak isteyenleri bu uğurda çaba harcamaya davet ediyor: “Gerçekte neydi bu şiir uğraşı? Sözcüklere yeni yeni anlamlar yükleyerek onların özgül ağırlıklarını arttırmak değil miydi işin gizi? Bir dile sevgili saygılı davranarak estetik bir bütünlük yakalamak değil miydi amaç?” … “Şiir azlığa dönük azınlıkçı bir çalışma.”… “ Bu demektir ki şiirden nasibini almak için özel bir çaba gerekiyor. Bu hem yazanlar hem okuyanlar için gerekli.” “Şairler kendi okurlarını yetiştirmek zorunda. Çünkü şairler kendi dillerinin, şiirceye dönüştürülmüş bir biçimi içinde, açıkçası kendilerine özgü dilleriyle kurarlar şiirlerini.” (s. 54)
Şiir en çok şairinin kendisidir. Sabahattin Yalkın şiirinin daha iyi anlaşılmasına ilişkin ışık tutabilmek için son derece damıtılmış bir otobiyografisini veriyor. Akdenizli oluşuyla, Antakya’da doğmasıyla söze giriyor. Çünkü Antakya çok dinli, çok ırklı, çok kültürlüdür bu yüzden hoşgörünün simgesi bir mekandır hem de binlerce yıldır… Bir şiir kitabında “Aşkdeniz” dediği coğrafyanın ruhuna ve şiirine kattığı zenginliği imliyor. Aldığı eğitim, gezip gördüğü yerler, mesleği, ailesi ve bir kız evlada baba oluşu hayatının -elbette şiirinin de- köşe taşlarıdır: “Şiirime ışık tutacağı için ilkin şunları söylemek isterim. Ben Akdenizliyim. Dinlerin, dillerin, ırkların ve binbir güneşin kaynaştığı Antakya doğumluyum. Yüreğimde, beynimde, kanımda yaşayan Akdeniz’i, suyu, havası, toprağı, güneşi, aşkı, yiyeceği, içeceği ve seveceği ile şiirleştirmeye çalışıyorum. Hiçbir şiirimde Akdeniz’e ters düşen bir dize kırıntısı ile rastlayamazsınız. İlk, ortaokul ve liseyi Antakya’da okudum. İstanbul Teknik Üniversitesini (İTÜ) bitirdim. Macaristan’da (Budapeşte Teknik Üniversitesi – Vituki), sonra Hollanda’da (Delft Teknoloji Enstitüsünde hidroloji üzerine lisansüstü eğitim yaptım. Su mühendisi olarak kamuda çeşitli görevler üstelendim. Evliyim, bir kızım var.” (s. 137)
İnsan neden yazar, insan neden sanatla uğraşır? Varoluş kadar değerli bir sorgulayış bu. İnsanı daha çok insan kılandır sanat. Hele ki edebiyat, hele ki şiir… Sabahattin Yalkın kendi kendisine “ne yapıyoruz yazmakla?” diye soruyor. Eli kalem tutan herkes bu soruyu kendisine ve başkalarına sormalı. Yalkın’a göre yanıtı gayet net; içimizi sözcüklere döküyoruz. Bu eylemi gerçekleştirirken elimizden tutan, bizi yoksulluktan ve yoksunluktan kurtaran dilimiz ve yaşamımız. Her insan kendi heybesinden edinir azığını. Yalkın’a göre yazmak aynı zamanda ölüme kafa tutmaktır. “Şiire soyunmak” deyimini kullanarak şiire soyunan kişinin elinde avucunda ne varsa onu estetize etmesi gerektiğini söylüyor. Kuşkusuz estetize edilemeyen her duygu ya da düşünce sönük kalmaya mahkumdur: “Ne yapıyoruz biz yazmakla? Duygularımızı, düşüncelerimizi, düşlerimizi, isteklerimizi, acısıyla, sevinciyle, öznelliğiyle sözcüklere döküyoruz. Elimizde anamalımız olarak dilimiz ve yaşamımız var. Bir laboratuvar bu… bir tür oyun alanımız… acı tatlı binbir anı. Boyun eğmeler, kafa tutmalar, sızlanmalar, mutluluklar, yetinmeler… Ölüme karşı bir savaş sanki. İşte şiire soyunan kişi, bütün bu saydıklarımı, kendine özgü bir dil estetiği içinde kurgular, biçimlendirir, şiir tekniklerinden yararlanarak yeniden bütünler ya da yaratır. Bir bakıma şiir sözcüklerle dünyayı yeniden yaratmaktır.” (s. 137) Ve yine çok sağlam bir şiir tanımı: “Şiir sözcüklerle dünyayı yeniden yaratmaktır.”
Şiirin beslenmesi gerekir. Güdük bir yaşamdan söz eder Sabahattin Yalkın. Hiçbir ayrıntısı, derinliği, özgünlüğü olmayan hayatlar güçlü şiiri besleyemezler. Şair bu önerme ile sıra dışı yaşantıları ya da marjinal seçimleri salık vermiyor. Şair yoğun yaşamalıdır, derin yaşamalıdır ve şiirini böylece besleyip güçlü kılmalıdır, görüşünü akıllara kazımayı amaçlıyor: “Güdük bir yaşamın, anıları az bir yaşamın, düşleri kıt bir yaşamın laboratuarı sığ olur. Bunlardan şiir zor çıkar. Yoğun bir yaşamın şiiri değişik izleklerle bezelidir.” (s. 138)
Şair her şeyden önce içten ve harbi olmalıdır. Bu; yalan söylememek, gerçekliği değiştirmemek ya da kurgu yapmamak değildir. İnanmadığını, duyumsamadığını şiir diye okurun karşısına sunmamak demektir. Yapmacıklık ne şiire ne de şaire yakışır. Âşık olmayanın aşkı anlatması, buğdayın ekmeğe dönüşüm serüvenini bilmeyen ve hissedemeyen birinin buğdayın şiirini yazması yanlıştır. Yalkın’a göre bir şairin şiiri kendi yaşamından soyutlanamaz, soyutlanmamalıdır. Şiirden ikiyüzlülük yapması istenmemelidir: “Şiirin kaynağı yaşamdır, kendi yaşamınızdır. Aşık değilseniz yazdığınız aşk şiir yerine oturmaz. Yapmacıklığı bir yerde sırıtır. Buğdayın serüvenini bilmezseniz ekmek sevginiz yarımdır. Ter dökmemişseniz emeğin kutsallığını duyamazsınız. Soğuğu yememişseniz güneşi sevemezsiniz. Şiiriniz hiçbir vakit yaşamınızdan soyutlanamaz, şiriniz yaşamınızdır. Onun için ŞİİR İKİYÜZLÜLÜK YAPAMAZ diyorum.” (s. 141)
Çağlar boyunca şair Tanrı’nın özel bir kulu, şiir de yalnızca esinden doğar zannedildi. Yetenek yere göğe sığdırılamadı. Geniş halk kitlelerinin şairleri çok sevmeleri, onlara çeşitli payeler vermeleri onları olağan dışı kimseler yapmayacaktır elbette. Sabahattin Yalkın şiir bilgisinin varlığını işaret ediyor. Mühendislik gibi, doktorluk gibi öğrenilen bir şeydir şiir. Uğraşı ve emek yeteneği parlatır, keskinleştirir, inanılamayacak kadar güç kazandırır. Bilimsel ve çağdaş, Yalkın’ın deyimiyle “çağcıl, düşünce” doğada ayrıcalığın olmadığını kabul eder. Bu evrensel gerçek şairim diyenler, şiire soyunanlar için de geçerlidir: “Kanımca şiir; doktorluk, mühendislik gibi öğrenilen bir şeydir. Yeteneğiniz varsa, ciddi bir çaba içindeyseniz, düz bir doktorken iyi bir doktor, düz bir mühendisken hünerli bir mühendis, düz bir şair iken alkışlanan, sevilen bir şair olursunuz. Gerçekte hiç kimse Tanrı’nın özel kulu değildir. Çağcıl gözle bakıldığında hiç kimse için vahiy, esin (ilham) gelmesini, oturduğu yerde üst düzeyde, başarılı ürünler vermesini bekleyemeyiz. Doğada ayrıcalık yoktur; kayırma, iltimas hiç yoktur. VE ŞİİR ÖĞRENİLİR… Yolu yordamı olan her şey gibi.” (s. 144)
Şiir yazmak kadar; şiir hakkında düşünmek, kafa yormak ve söz etmek de önemlidir. Düşünmeden, hakkında dişe dokunur söz etmeden/ edemeden şiir yazmak karanlıkta el yordamıyla yitiğimizi aramamıza benzer. Bulmak çoğu kez raslantısal değildir, aksine emeğe ve uğraşıya tabidir. “Yaza Yaşaya” biz okuyucularına şiirin tek başına, bir nesne bir kavram, bağımsız bir yapı olmadığını anımsatıyor. Şiir aslında her şeyin toplamıdır. On binlerce yıl öncesinin, on binlerce yıl sonrasının, şimdiki zamanın bileşimidir. Yanı başımızdan evrenin derinliklerine kadar uzamın izdüşümü ve ta kendisidir. Bilmeyen, anlamayan, sezmeyen, görmeyen, duyumsamayan, düşünmeyen hiç kimse özge şiire ulaşamaz.
*Sabahattin Yalkın, Yaza Yaşaya, Damar Yayınları, Ankara, Ekim 2006.
- Sayıdan