KADİM ŞEHRİN ŞERHİ: ANTAKYA
Amik Ovası’nda bir duman tüter, sisli ve mağrur,
On iki medeniyetin ayak izi, toprakta mühür.
Seleukos’un kurduğu surlar anlatır eskiyi,
Roma’nın ihtişamı, sütunlu yolların gizli neşesi.
Asi Nehri; nazlı, hırçın ve tersine sevdalı,
Dağlardan inerken taşır sırtında binlerce yılı.
Titus’un eliyle oyulmuş o devasa tünel,
Doğaya meydan okuyan, zamana direnen bir el.
Habib-i Neccar’da secdeye varırken başlar,
Hemen ötede bir kilise çanı, sessizce dertleşir taşlar.
Sen Piyer’in mağarasında yankılanan ilk hitap,
Bu şehirde sevgiyle yazılmış en büyük kitap.
Yahudi’si, Hristiyan’ı, Müslüman’ı bir sofrada,
Aynı acıda ağlar, aynı gülerler her hatırada.
Burada komşu, komşunun sadece kapısı değil,
Ruhunun aynası, sığındığı limanı, sarsılmaz dağıdır.
Defne’nin gözyaşlarıdır Harbiye’den akan su,
Mitlerin içinde saklıdır o eşsiz defne kokusu.
Samandağ’da rüzgâr, kumlara fısıldar adını,
Dünyanın en uzun sahilinde bulursun hayatın tadını.
İpek böceğinin sabrı, tezgâhlarda dokunan hayat,
Sarı gelinler gibi süzülür ipek, her ilmiği bir sanat.
Zeytin ağaçları, gümüş yapraklarıyla selamlar dağı,
Bereket fışkırır topraktan, her karış bir yaşam bağı.
Hangi şehirde bu kadar tatlıdır hüzün ve neşe?
Künefenin közdeki aşkı, benzer mi başka bir ateşe?
Tepsi kebabı fırından çıkar, kokusu sarar sokağı,
Humus, zahter ve zeytinyağı; damakların bayrağı.
Uzun Çarşı’da zaman durur, baharatın gölgesinde,
Bir esnaf selamında bulursun kendini, o eski seste.
Kıraathanelerde demlenen sadece çay değildir,
Anlatılan her hikâye, tarihe düşülmüş bir şerhtir.
Taşlar yorulur bazen, duvarlar yorgun düşer yere,
Ama Antakya’nın ruhu sığmaz hiçbir kederli yere.
Küllerinden doğar her seferinde o mağrur çınar,
Çünkü bu topraklarda kökler, gövdeden daha derin sarar.
Sokakları hüzün koksa da bugün, umut tütmektedir,
Her bir Antakyalı, şehrini kalbinde büyütmektedir.
Gitmek sadece bir kelimedir burada, dönmek ise kader,
Antakya bir tutkudur, ömür boyu gönülde gider.
Memduh Altun